Çeviribilim

26 Nisan 2006

Çeviri ve Çevirmenin Edebiyat ve Kültür Dizgesini Şekillendirmedeki Rolü

Dr. Ayşe Banu Karadağ

İnsanlar arasında iletişimi sağlamak üzere yüzyıllardır yapılagelen çeviri, kuram ve uygulamaya ilişkin birçok tartışmayı beraberinde getirmiştir. Dil ve edebiyat üzerine çalışan çeşitli bilim dallarından uzmanlar çeviri ile ilgilenmişlerdir. Onların bu rastlantısal ilgisi çevirinin, kimi dönemlerde dilbilimin, kimi dönemlerde de edebiyatın bir alt dalı olarak görülmesine neden olmuştur. Artık günümüzde çeviribilimden özerk bir bilim dalı olarak söz edilmektedir. Bu noktada akla gelen ilk temel soru hiç kuşku yok ki çeviribilimin "özerk" bir bilim dalı olarak bilim çevrelerinde ne zaman kendini kabul ettirmeye başladığı, başka bir deyişle çeviriden çeviribilime geçişin ne zaman gerçekleştiğidir.


"Çeviri"den "Çeviribilim"e Geçiş


Çeviribilimin yakın tarihine bakılacak olursa, dünyada ilk kez "çeviribilim"den söz ederek bu geçişi sağlayan "öncü" bilim adamının James S. Holmes olduğu söylenebilir. Holmes tarafından ilk olarak 1972 yılında III. Uluslararası Uygulamalı Dilbilim Kongresi'nde sunulan "Çeviribilimin Adı ve Doğası" [The Name and the Nature of Translation Studies] (1972) başlıklı bildiri, daha sonra Çevrilmiş! [Translated!] adlı kitapta genişletilmiş şekliyle yayımlanmıştır (1988: 66-81). (devamı için)


Küçük Prens Çevirilerindeki Çevirmen Kararları

Yrd. Doç. Dr. Necdet Neydim

Türkiye'deki çocuk edebiyatı tarihine baktığımızda, çeviri çocuk edebiyatının yenileşme çabalarının başladığı Tanzimat'tan bu yana merkezi bir yer tuttuğu görülür. Feodal kültürde ayrı bir çocuk edebiyatından söz edilemez. Edebiyat, ortak sözlü kültür ürünlerine (masallar, destanlar v.s.) dayanır. Modernleşme sürecine kadar Batı'da da ayrı bir çocuk edebiyatı söz konusu değildir ve çocuk edebiyatı, modernleşme ve sanayileşmenin zorunlu kıldığı bir alan olarak ortaya çıkmıştır. Aynı süreç modernleşme eğilimlerinin başladığı Tanzimat'tan bu yana Türkiye'de de geçerlidir ve bu süreçte çeviri çocuk edebiyatının yeri hep merkezi bir konumda olmuştur.

Çocuk edebiyatı dediğimizde, yetişkin edebiyatıyla benzerliklerinin yanında, kendine özgü özellikler içeren bir alandan söz ediyoruz demektir. Yazarı, çizeri, editörü, yayıncısı yetişkin olan bir alandır bu. Aynı durum, çeviri çocuk edebiyatı için de geçerlidir. Çevirmeni, editörü ve yayıncısı yetişkindir. Bir yapıtın yazınsal değer taşıyıp taşımadığına karar veren de yetişkindir. Metnin çocuğa göreliğini, yararlarını ve zararlarını belirleyen, ona sansür uygulayan ya da metne müdahale eden kişi, yazarıyla, çizeriyle, yayıncısıyla, eğitimcisiyle, kütüphanecisiyle, eleştirmeniyle yetişkindir. Bu durumda çevirmenin yükümlü olduğu iki önemli şey vardır: Çözümleyicilik ve duyarlılık. Burada kastedilen, metnin erek dilde doğal bir metin olarak okunabilmesi ve özgün bir yapıtın sahip olduğu değerleri içermesi, yani yazınsal bir bütün yaratmasıdır.

Böyle bir bütünsellik içinde ulaştırılan kitaba, dolayısıyla çeviriye çocuğun yaklaşımını ele alırsak; çocuğun okuma davranışları, çeviri sürecindeki kararları da etkiler. (devamı için)


Cehennem'de Şiir Çevirisi

Sabri Gürses

Şair Turgay Kantürk'ün Yanlış At adlı kitabında "Çeviri Cehenneminde Bir Mevsim: Şiir" adlı bir yazısı yer almış. Bir tercüme bürosunun sitesi bu yazıya yer vermiş, bir kısmını oradan aktarıyorum:



"..şiir çevirilerinin yazınsal yaşamımıza katkıları yadsınamaz. Bugün bir çoğumuzun anımsamadığı ya da bilmediği şiirler Türkçe'nin koyaklarına konuk olmuşlardır. Genç kuşağın Vasfi Mahir Kocatürk çevirisinden Baudelaire okuduğunu sanmıyorum. (Buluş Yay. 1957) ilk basımı 1961'de Samsun'da yapılan Erdoğan Alkan'ın Verlaine çevirisini çok kişi görmedi.
Devamı »

24 Nisan 2006

Çeviri Açısından Felsefi Söylem

Prof. Dr. Betül Çotuksöken'in (Maltepe Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü), Okan Üniversitesi Çeviribilim Bölümü'nün düzenlediği Çeviribilim Seminerleri çerçevesinde 06.04.2006 tarihinde yaptığı konuşma.


Akşit Göktürk Çeviri: Dillerin Dili başlıklı kitabının "Sonuç" bölümünde şöyle der: "Çeviri, genellikle sanıldığından çok daha karmaşık, açıklanması güç bir olgudur. Bu nedenle, dilden dile kuru bir bilgi aktarımı olarak nitelenmesi yanlış, en azından yetersiz olur. Hangi bilginin, hangi amaçla, hangi dilden, hangi dile, kimin için aktarıldığını düşünmek bile, konunun çok yönlülüğünü belirtmeye yeter. Aktarılması söz konusu olan bilgi düşünce ya da duygunun, dilin hangi işlevlerinden doğduğu, her çeviri konumunda, hem çevirmenin tutumunu, hem de ortaya koyacağı işi belirleyen bir etkendir."

Burada dikkat çekilmek isteneni birbirinden çok farklı başlıklar altında toplamak, farklı sorular sormak ve saptamalar yapmak olanaklıdır.

-Çeviri olanağını dilin hangi işlevinde bulmaktadır? (Anlam aktarma işlevi)


-Çeviride bilgi aktarımında amaç nedir? (Bilgiyi yaymak mı?)


-Çeviride bilgi hangi dilden hangi dile aktarılmaktadır? (Kaynak dil, amaç dil)


-Çeviride hangi bilgi başka bir dile aktarılmaktadır? (Varolanın bilgisi, dünya bilgisi)


-Çeviride bilgiler kimin için aktarılmaktadır? (Öznelerarası ilişki)


-Çeviri dilden dile kuru bir bilgi aktarımı değildir. (Dil-kültür bağlamı)


-Çeviri karmaşık bir olgudur. (Çok bileşenli bir yapı olarak çeviriyi çözümleme)


-Çeviri açıklanması güç bir olgudur. (Bilim, felsefe ve sanatın biraradalığı)


Yukarıda sıralanan sorular dile, insansal (: antropolojik), varlıksal (: ontolojik), bilgisel (: epistemolojik) bakımdan yönelmeyi gerektirmektedir. Her şeyden önce çeviriyi insanın varlık yapısıyla bağlantısı içinde ele alabiliriz. Çeviri yapmak insanın yapısıyla, doğasıyla doğrudan bağlantılıdır. Bir başka deyişle çeviri, temelini, temel dayanağını insanın varlık yapısında bulur. Nermi Uygur'un Dilin Gücü başlıklı kitabında yer alan "Dil ve Çeviri" bölümünde dile getirdiği gibi insan çeviren bir varlıktır. Dil aracılığıyla doğa dünyası dil dünyasına çevrilir. Ancak bu noktada aradaki adıma da dikkat çekmek gerekmektedir. Çünkü dışdünyanın dil dünyasına aktarılmasında aracı ortam olarak düşünmeden söz etmek gerekir. Nermi Uygur'a göre "Çeviriciliği ile dil bize varlığı açar. Böylece dil varolan şeylerin sayısını gereksiz yere çoğaltmaz. Dil dışındakini bir kez de dile getirmez, varolanı yenibaştan olduğu gibi vermez; varolanın ortamını değiştirmekle varolanın bir bakıma kendisini de değiştirir."


Temelini insanın varoluşsal yapısında bulan çeviri, dil/söz düzleminde, başka bir deyişle, diliçi bağlamda çok daha sorunlu bir hal alır. Bu noktada dilden/sözden yola çıkarak imleme, anlamlama ilişkilerine bakmak gerekir. Dilde dile gelen neyi imlemektedir? Tam da bu noktada dışdünya-düşünme-dil ilişkileri üzerinde durmak gerekmektedir. Bu üç öge arasındaki ilişkilerin ayrıntısına geçmeden önce, bu iç terimin insan dünyasını özetlediğini ileri sürmek olanaklıdır. Burada söz konusu olan -bir bakıma- gizli ileti her şeyin bilgide özetlenivermesidir. İnsan; tüm anlamsal ayrımları bir yana, dünyayı düşünmesi ve dili aracılığıyla bilgi dünyası haline getirir. Düşünme; içerdiği kavramlarla, çerçevelerle ve bu çerçevelere eşlik eden imgelerle dışdünyayı "kendisinin" kılar; dildeki sözcükler ve söz düzenleri de yeniden bir çevirme işlemi oluşturur. Öyleyse, dışdünya-dil ilişkisinin dolaylı bir ilişki olduğunu ve düşünme dolayımında gerçekleşen bir ilişki olduğunu dile getirmek olanaklıdır.


Burada şu soruları dile getirebiliriz: Dilde dile gelenlerin tümünün dışdünyada doğrudan bir karşılığı var mıdır? Bu soruya, baştan a priori olarak evet demek olanaksızdır. Dilde dile gelenlerin ancak bir bölümünün dışdünyada karşılığı vardır. Örneğin, dilin oluşmasını sağlayan, anlam aktarmayı olanaklı kılan "sinkategorematik" terimler/yapılar dışdünyada karşılığı olmayan yapılardır. Bunlar mantıksal değişmezler (: düşünmeyle bağlantılı) ya da dilbilgisel yapılardır (: dille bağlantılı). Günlük dil ve insanın görünür dünya ile ilişkilerini kuran bilgi bağlamları içerdikleri tekanlamlılıkla daha az tartışma götürür bir dil çerçevesi sunarken; yazınsal söylem, özellikle de felsefi söylem çok tartışmalı bir dil/söylem çerçevesi oluşturur.


Bu noktada felsefi söyleme daha yakından bakmak gereği ortaya çıkmaktadır. Felsefe; dşdünya-düşünme-dil arasındaki ilişkileri inceleyen bir etkinliktir. Felsefe; doğrudan ne dışdünyayı ne düşünmeyi ne de dili inceler. Felsefenin ilgisi söz konusu alanlar arasındaki ilişkiye yöneliktir. Bu açıklamalar çerçevesinde felsefenin hem bir tür düşünme biçimi hem de bir tür bilme biçimi olduğu açıktır. Alanlararası ilişkilere yönelik olan, bu alanlar arasındaki ilişkileri soru konusu yapan felsefenin diğer bilgi dallarından farklı bir nesneleştirme biçimi olduğu açıktır. Yeri gelmişken söylemekte yarar var: bilgileri birbirinden ayıran, yönelim (: inceleme, araştırma) nesneleri değil, nesneleştirme biçimleridir. Örneğin; bilimle felsefeyi de birbirinden ayıran, nesneleştirme konusundaki farklı tutumlarıdır. Felsefe bir dışdünya nesnesini kavramsal çerçevesiyle ve dilsel/söylemsel çerçevesiyle ilişkisi bakımından ele alır. Belli bir doğal dil içinde yapılan "felsefi çeviri" işleminin başka bir doğal dile dönüşümde, yeni bir çeviri bağlamında çok daha ciddi sorunlar içereceği açıktır.


Burada tüm bilgi türleri için büyük önem taşıyan terim sorunu ortaya çıkmaktadır. Özellikle felsefe terimleri farklı felsefi söylemlerde olanca özgüllüğü içinde kendini göstermektedir. Dilsel görünüm, söylemsel bir değer ifade etmekte; başka bir deyişle her filozofun söyleminde neredeyse anlamsal arkaplan değişiklik göstermektedir. Felsefe tarihinden alınacak örnekler durumu daha iyi yansıtabilir. Bu saptama, belli bir doğal felsefe dili/söylemi ortamında kendini gösterebildiği gibi, belli bir doğal dilden diğerine aktarımda da belirginlik kazanmaktadır. Felsefe çevirisi yapmanın zorluğu tam da burada su yüzüne çıkmaktadır.


Çevirinin olabilirliği konusunda takınılan tavrın olumlu olduğunu dile getirmeye ayrıca gerek olmadığı açıktır. Farklı düzlemlerde çevirinin yapılabilirliği, düşünsel yönden daha da incelmiş ortamlarda elbette daha incelikli bir düzeyde gerçekleşebilir. Felsefe çevirilerini bu yeni düzlemde değerlendirmek dikkat edilmesi gereken bir noktadır. Burada örtük olarak şu sav ileri sürülmektedir. Düşünsel yönelimlerin niteliğine bağlı olarak, çeviri etkinliği de değişiklik göstermektedir. Düşünsel düzlem inceldikçe, çeviri edimi de incelmekte ve eşdüzeyde incelenen diller arasında da çeviri yapılabilmektedir.


Terimlerin neredeyse kendi doğallığı içinde üretildiği dil düzleminde bir kez ortaya çıkmış olması, söz konusu terimlerin başka doğal dil ortamlarına geçişine izin vermez mi? Böyle bir terime örnek olarak "sinkategorematik" terimini, "a priori" terimini, "a posteriori" terimini, belki de çok farklı biçimlerde anlaşılan, anlamlandırılan "ide" terimini verebiliriz. Yunanca, Latince terimler olarak söz konusu terimlerin modern batı dillerine de aynı şekilde geçtiklerini biliyoruz. Bu noktada dil politikaları etkili olmakta, bu terimlerin yeni dil ortamında yeniden yaratılması amaçlanmaktadır. Burada öznelerarası bir tutum takınmanın gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Çünkü hiçbir dil tek kişilik değildir; her doğal dilin mantıksal çatısını hiç olmazsa doğru bir biçimde kullanmanın zorunluluğu bağlayıcı bir rol üstlenmiştir. Ancak bunun ötesinde biraz daha ileri düzeydeki özgürlük alanından söz edilebilir. Bununla birlikte, anlaşılabilirliğin ne denli önemli olduğu noktasından hareketle, terimler üzerinde uzlaşmanın gerekliliği de açıkça ortaya çıkmaktadır. Yapısı gereği uzlaşımsal olan dil bağlamının dillerarası ilişkide de uzlaşımsal olduğu yargısı tüm çeviri edimleri için işlevsel olabilir ya da yol aldırıcı olabilir.

17 Nisan 2006

Çeviriyorum, Öyleyse Tek Kültürün Ötesinde, İki Kültürün Arasında, Üçüncü Kültürün Ortasındayım

Şebnem Bahadır

Günümüzde karmaşıklık, çokboyutluluk ve melezlik sadece toplumsal yapıları ve kültürel oluşumları etkilemekle kalmıyor. Ülkelerin siyaset ve hukuk sistemlerini zorluyor. Aydınlanma ve bilgilen(ebil)me inancına dayalı eğitimi sarsıyor. Birçok bilim dalının kapılarını farklı ve birbirine zıt bakışlara açıyor. Sömürgecilik sonrası ortaya çıkan kuramlar ve dünya görüşleri, yapısökücü yaklaşımlar ışığında gelişen tartışmalar özellikle insan bilimleri ve sosyal bilimler alanlarında kültür ve kimlik konularında yeni arayışlara yol açıyor. Çeviribilim de bundan payını alıyor. Bu etkileşimlerin sonucunda bazı çeviri kuramcı ve uygulamacılarında 'araştıma nesnelerine' karşı bakış açılarında önemli bir değişim yaşanıyor: Çeviri hem toplumsal hem bilimsel bir olgu olarak açıklanması zor, yaşamın nerdeyse her boyutunu etkileyen bir süreç, epey karmaşık ve çokboyutlu bir ürün olarak ele alınmaya başlanıyor. Çevirmenin görevini, kusursuzluğa ve eksiksizliğe öykünen dilsel aktarım olarak tanımlayan, kimliğini ve konumunu bir dilde söylenenin aynısını öteki dilde söylemesi beklenen canlı bir fotokopi makinesine benzeten düşlerden (ya da karabasanlardan) uzaklaşılıyor. Çeviribilim başından beri, bilimsel nesnesi olan çevirinin yapısı ve konumu gereği, değişik disiplinlerle etkileşimden beslenen, birçok disiplinin yöntemlerinden yararlanarak artık kendi yolunu çizmiş olduğu halde bu alanlardan esinlenmeyi sürdüren bir bilim dalı.

Devamı »

13 Nisan 2006

Eren Tanyeri'nin Direnişi

1000sayfa.JPG

Peter Weiss'ın Direnmenin Estetiği adlı kitabı çevrilirken Eren Tanyeri, tek bir paragraftan oluşan bu romanın çevirmeni Çağlar Tanyeri'nden bir tek şey diledi: çeviriyi bitirmesini. İngilizce çevirisi daha tamamlanmamış olan kitabın Türkçe çevirisi Çağlar Tanyeri ve Turgay Kurultay'ın üç yıllık çalışmasının sonucunda yayınlandı.

11 Nisan 2006

Çevirmenin Çevirmene Et(t)iği

Sabri Gürses

Cumhuriyet Kitap, Sayı: 841'de Süha Sertabiboğlu'na ait hayret uyandırıcı bir yazı yayınlandı. Hayret uyandırıcı olan şey yazıda söylenenler değil, bana göre, yayınlanmış olmasıydı. Sertabiboğlu, bazı kült kitapların çevirmeni; ilk çevirisi Dune dizisindendi, Arzu Taşçıoğlu ve Deniz Vural'ın çevirisiyle yayınlanan Dune dizisinin ilk üç kitabı çevirisiyle büyük beğeni toplamış, çevirmenlerin yayınevini sözleşme ihlali yüzünden mahkemeye vermesinin ardından dizinin daha sonraki kitaplarını da Sertabiboğlu çevirmişti; Zen ve Motorsiklet Bakım Sanatı'nın, John Ballard, İvan İllich, Kierkegaard'dan çevirilerin ardından Lawrence Norfolk'un Papanın Gergedanı adlı, cüsseli kitabını çevirdi. Çevirisi riskli kitaplar çevirdiği için çeviri hakkında bir şey söylemesi gereken çevirmenlerden yani, fakat bu yazıda, çevirilerinin yeterince incelenmemiş olmasından dolayı artık bunalmış olduğu izlenimine kapıldım ben. Yazıda öne sürdüğü birçok şeyde değil, ama bu nedenle bunalmakta, bence gerçekten haklıdır. Sertabiboğlu'nun çevirileri de incelenmelidir. Ama bu arada "Kim çevirmiş ulan bunu?" ifadesini olağanlaştıran ve Türkçe'de yapılmış bunca çeviri tartışmasının ardından Can Yücel çevirilerini "garabet" olarak niteleyen bir yazının yayınlanabilmesini kaygı verici bulmak da gerekir. Neden artık çevirmenler, iyi/kötü çevirmen ayrımı yapmayı, çevirmenleri incitmeyi mesleki öncelik sayıyorlar? Yazıda yazılmış olanlar üzerine çok şey söylemek istemiyorum, sadece Türk okurunun okuma zevkinin kötü çevirmenler yüzünden Türk edebiyatına mahkum kaldığı düşüncesi karşısında dudağımın uçukladığını söyleyeceğim: Türk edebiyatının mahkum kalınacak kadar kötü bir edebiyat olmaması bir yana, ekonomi ve ticaret bilgisinden uzak, tuhaf bir ifade bu; çevirmenler yayınevlerinden bağımsız sermayeleriyle kitap yayınlayıp dağıtmaya ne zaman başladı? Aldığınız araba kaza yapınca, onun tasarımcı ya da mühendisini mi suçluyorsunuz?

Çeviri ve Çevirmenlik Üzerine Tezler / Süha Sertabiboğlu

Çeviri bize dünyayı gösteren bir pencereye, çevirmense bu pencerenin camına benzetilebilir. Çevirmen kötü bir kitabı iyi hale getiremez, fakat iyi bir kitabı berbat edebilir. Ben kötü çevirilerden illallah demiş bir okurum ve satın aldığım her üç yabancı kökenli kitaptan ikisinin kötü çeviri çıktığını söylesem hiç abartmış olmam. Bu yüzden, çeviri kitap satın almaktan korkar oldum diyebilirim. Kitabı kimin çevirdiğine mutlaka bakıyorum ve güvenebileceğim bir çevirmen değilse kaçınıyorum. (devamı için..)

06 Nisan 2006

Bir Çeviri Hikayesi


Sabri Gürses


Yayınevinin bürosuna gidiyorum. Çevirdiğim kitap yayınlanmış, ben iki gün önce kitapçıda görmüşüm, şimdi de bana verilecek kitap kopyalarını almaya gelmişim yayınevine. Kitabı yayına hazırlayan editörü görüyorum, el sıkışıyoruz, "Beş dakika bekler misin," diyor, "şimdi geleceğim." Etrafta bir koşuşturma var, "Peki," diyorum, boş görünen bir masaya oturuyorum. Birisi gelip "Siz mi çevirdiniz," diyor, "çevirilerinizi okuyoruz." "Teşekkür ederim," diyorum, "umarım beğeniyorsunuzdur." Bir bardak çay getiriyor bana. Sonra bekliyorum.

Devamı »

04 Nisan 2006

Felsefede Terim ve Kavram Çevirisi

6 Mart 2006, Perşembe günü Okan Üniversitesi'nde felsefe çevirileri konulu bir çeviribilim semineri yapılıyor. Konuşmacı olarak felsefeci Prof. Dr. Betül Çotuksöken'in yer alacağı bu seminerin başlığı "Felsefede Terim ve Kavram Çevirisi." Seminer 15:00-17:00 saatleri arasında gerçekleştirilecek.

Çeviribilim dergisi, güncel yayınını www.ceviribilim.com adresinde yapmaktadır.

Petersburg, Andrey Belıy
LJeviren: Sabri Gürses

" Öyküsü, Ekim Devrimi öncesi Rusya'nın, 1900 başlarındaki Petersburg'unda geçen roman, bir bakıma her şeyle, devrimle de karşı-devrimle de, devrimciyle de karşı-devrimciyle de, 'katil'le de 'maktul'le de dalga geçiyor.

" Fakat hepsinden önce de, resmî, kanıksanmış, alışılmış, basmakalıp olanın üstündeki örtüyü, hastalanmış bir deriyi acımasızca koparır gibi çekip çıkarıyor... Ne kadar zavallı, ne kadar cılk bir yara gibi görünürse görünsün, altta gizlenen 'insanî'liği gösteriyor.

" Dilimize başarıyla çevrildiğini düşündüğüm Petersburg'u okumaya hazırlanan edebiyatseverleri, canlı, düşündürücü, öğretici ve yoğun bir okuma sürecinin beklediğinde kuşku yok..." Ataol Behramoğlu, Radikal Kitap

< <
Powered by Inttranews, specialized multilingual news service for interpreters, translators and 

linguists

peter