Çeviribilim

28 Şubat 2006

Yabancı Çevirmenler Getirilmeli Mi?

Sabri Gürses Başbakan Erdoğan, son günlerde gerçekten ilginç açıklamalar yapıyor. Önce, bir çiftçiye “Anan da ağlasın, baban da ağlasın” dedi. Ardından Bursa’daki bir kongrede, doktorların büyük maaşlar alsalar bile Doğu illerine çalışmaya gitmediğini, öncelikle buralarda çalışmak üzere yabancı doktorlar getirteceklerini söyledi. Ertesi gün de, yine Bursa’da, kendisine “Öl de ölelim” diye seslenen yurttaşlara, Mustafa Kemal Atatürk’e ait olan, savaş koşullarında söylenmiş ünlü “Ben size ölmeyi emrediyorum” sözünün bir çevirisini yapıp “Size ölmeyi değil, çalışmayı emrediyorum” diye yanıt verdi. Bunlar siyaset alanında dil kullanımının çeşitliliğine dair ilginç örnekler, uzmanların ele almasını gerektiriyor. Fakat ikinci söz üzerine dayanamayıp düşündüm. Daha doğrusu bir soru takıldı aklıma: yabancı uzmanların getirtilmesi çok yeni bir uygulama değil, sözgelimi üniversitelerde de bu yaygın olarak yapılıyor, fakat genellikle gelişmiş kadronun ya da konunun uzmanının bulunmaması gibi nedenler öne sürülüyordu bunun için. Bu kez, konunun uzmanı var olduğu halde, bu uzmanların çalışmaması neden olarak öne sürülüyor. Doktorlar bu sava karşı çıkıyorlar, ama bu sadece doktorların üzerine düşüneceği bir konu değil: ya başka meslekler için de aynı şey öne sürülürse? Sözgelimi bunu çevirmenler için söylerlerse? Aslında söylemiyor değiller. Hatta, başbakanın bu çözümü ilk olarak yayıncılık sektörüne bakarak üretmiş olabileceği bile söylenebilir. Bilindiği gibi, çeviri yayınlar yayıncılık sektörü içinde daha yaygın ve büyük bir oran oluşturuyor. Başlangıçta bunun nedeni olarak, kültürel kalkınma gösteriliyordu, batı kültürünün klasiklerinin Türkçeye kazandırılması gerektiği söyleniyordu. Sonra kazandırılan eserlerin yardımcı eserlerinin de gerektiği ortaya çıktı. Daha sonra bu eserler üzerine yazılan eserlerin de gerekli olduğu anlaşıldı. Bu arada klasikler dışında eserleri de okumak isteyenler için güncel eserlerin çevirisine gerek duyuldu. Sonuçta yayıncılık gitgide artan oranda çeviriye ağırlık verdi. Yani, yerli yazarların çalışmadığı yerlerde çeviri aracılığıyla yabancı yazarlar çalışıyor bir bakıma. Kuşkusuz bu, gerçeğin biraz karikatürleştirilmiş hali. Gerçek bundan daha tatsız: yerli yazarın maliyeti çeviriye oranla daha yüksek. Bunun uzun bir tahliline girişilebilir, ama bir araba üretmek üzere fabrika kurmak ile araba ithal etmek arasındaki fark, yerli yazar yayınlamakla yabancı yazar yayınlamak arasındaki farkın basit bir örneği olarak yeterli olacaktır. Yayınevi de edebiyat eleştirisinin ve okuryazarlığın yerleşmediği bir ülkede kendince haklıdır, sınanmış ve uluslar arası kabul görmüş yazarları yayınlamak daha ekonomik, tüketicinin arzulayacağı bir şeydir: tıpkı yabancı doktorlar gibi yabancı yazarlar da yerlilerin yetersiz kaldığı alanları doldurabilir.* Bu durumda aynı şeyin çevirmenler için geçerli olmayacağını kim söyleyebilir? Kuş gribi olayları sırasında, konuyla ilgili haberleri önce yabancı gazetelerden çeviri yoluyla öğrenmiştik; Kuzey Irak’ta yaşanan çeviri olaylarını da, Türkiye’yle ilgili olmasına rağmen yabancı basından öğrendik. Bu olaylarda şimdilik Türkiye’li çevirmenler öne çıkıyor olabilir, ama ilerde Türkçe ve başka bölge dillerini bilen yabancı çevirmenlerin öne çıkmayacağını kim söyleyebilir? Aynı şekilde, Türkçe’yi iyi bilen bir yabancı kitap çevirmeni, yerli meslektaşlarının çevirmediği, belki çevirmekten kaçındığı, kaçınmasalar da çevirmelerinin yasalara göre yasak olduğu kitapları çevirebilir; ya da onların çalışmayı kabul etmediği koşullarda çalışabilir. Üstelik bu belki kötü de olmayabilir. Başbakanın sağlık kentleri önerisinde olduğu gibi, devlet yabancı bir yayıncıya saha verir, bu yabancı yayıncıdan ülkenin yayın alanındaki eksiklerini tamamlayacak yatırımlar yapmasını bekler. Böyle bir girişim sonucunda yerli ve yabancı çevirmenler, yazarlar bir arada çalışma olanağı bulur, kültürümüz alabildiğine çağdaşlaşır, uluslar arası rekabet koşullarına sahip olur. Hatta uzun vadede Kültür Bakanlığı böyle bir yayıncıyla ortaklığa girer, hem Türkçe eserlerin çevirisi için özel girişime fırsat tanır, hem de ilk kitaplarını yayınlayan gençlerin eserlerinin devlet tarafından yayınlanması gibi bir zorunluluktan kurtulur. Kimbilir, bir bakarsınız, bütün sınırlar kalkmış, bir interlingua yaratılmış, hatta Volapük ya da Esperanto kabul edilmiş, bu kez bu dillerde çevirmenler, yazarlar aranıyor olur. Devletin belki bu konuda da öncü olması, okullara üçüncü dil olarak koyması lazım. * Süreyyya Evren, Birgün gazetesinde 3-5 Nisan 2005'te yoğun çeviri yayının eksik bir yönüne işaret etmiş: "Ama bağlamlar çevrilmiyor. Yabancı yazarlarla yapılmış söyleşilerin çevrilmesi, ya da Express dergisinin zaman zaman siyasi ve kültürel konularda yaptığı gibi çeşitli söyleşilerin derlenmesi, mümkünse yazar Türkiye’ye gelmeden de söyleşi yapılmaya çalışılması, ve çevrilen o yapıtların üzerine yazılmış olanlara, çıkmış tartışmalara biraz daha yer ayrılması gerekmez mi bağlamı da burada hissedebilmesi için okurun?" Bu eksikliğin nedeninin de maliyeti ucuz tutma çabası olduğunu söylemek mümkün görünüyor bana.

25 Şubat 2006

Ardıl Hamas Çevirisi Sorunu

Sabri Gürses 17 Şubat 2006 tarihinde Hamas örgütünün temsilcilerinin Türkiye'deki görüşmelerinin ardından bir çevirmen, canlı yayında Hamas temsilcisinin konuşmasını ardıl çeviri yöntemiyle çevirmiş, fakat bu çevirmenin bir parti çevirmeni mi, yoksa serbest çevirmen mi olduğu konusu açıklanmamıştı. Biz de Çeviribilim dergisinde bu çeviri haberini konu etmiştik. Ertuğrul Özkök, Hürriyet gazetesinde, 25 Şubat 2006 günü yayınlanan yazısında bu ardıl çevirinin yol açtığı sorunları konu ediyor. Gerçekten de kısa aralıklarla yapılan ardıl çeviri sırasında, Hamas temsilcisinin konuşmasıyla, çevirmenin çevirisi arasında belirgin bir süresel tutarsızlık vardı. Özkök, bu çevirinin özellikle iki kelimesinin yol açtığı sorunlara değinmiş (abç):

"İki kelimelik zincirleme kaza HAMAS temsilcisi Meşal'in Ankara'da bulunduğu akşam geç saatlerde, Başbakan'a yakın bir kişi arayarak Meşal'in basın toplantısıyla ilgili şu uyarıyı yaptı: ’’Aman dikkat edin, Meşal'in basın toplantısında söylediklerini tercüman yanlış çeviriyor. Meşal, yumuşak konuşuyor, ama tercüman çok sert şeyler söylüyormuş gibi çeviriyor.’’ Konuştuğum bazı kişiler ise, tam aksine Meşal'in sert konuştuğunu, yumuşak çevrildiğini söylediler. * * * Dün Cengiz Çandar'la konuşurken Meşal'in sözlerinin çevirisiyle ilgili çok ilginç, bir o kadar da eğlenceli bir örneği anlattı. Çandar iyi Arapça bilir. Meşal'in basın toplantısını televizyondan o da seyretmiş. HAMAS temsilcisi bir ara "Hukuke'l-Vatani" kavramını kullanmış. Çandar, "Arapça'da hukuk, hak kelimesinin çoğuludur. Yani 'haklar' anlamına gelir. Meşal, 'milli haklardan' vazgeçmeyeceklerini söylüyordu" diyor. Oysa tercüman bunu "hukukun üstünlüğü" şeklinde çevirmiş. "CNN Türk'te Gürkan Zengin'i arayıp bunu düzeltmeyi istedim. Ama kavram böyle geçti." * * * Geçti ama bakın ondan sonra neler olmuş. Çandar anlatmaya devam ediyor: "Ertesi gün NTV'de Emre Kongar ile Mehmet Barlas'ın programını seyrediyordum. Meşal'in 'Hukukun üstünlüğünden' söz etmesini çok önemli bir gelişme olarak gördüklerini söylediler. Ertesi gün CNN Türk'te Taha Akyol'u izledim. O da HAMAS'ın ilk defa hukukun üstünlüğünden söz ettiğini belirtip, bunun çok önemli bir gelişme olduğunu söyledi." Çandar, "Oysa Araplar'da hukukun üstünlüğü diye bir kavram yoktur" diyor. "Milli haklar" ile "hukukun üstünlüğü" kavramları arasında büyük fark var. Hatta "milli hak" kavramı, çoğu kez, uluslararası hukukun çiğnenmesi anlamına bile gelebiliyor. Ama bakın HAMAS liderinin eski siyasi görüşünün hiç değişmediğini anlatan ifadesi, sanki görüşü tamamen değişmiş gibi bir etki yaratabiliyor."

24 Şubat 2006

Çeviribilimcilere Çağrı

Sabri Gürses Celal Üster, Radikal Kitap'ta yer alan Perec'in 'Kayboluş'u' mu, yoksa kayboluşu mu? (24 Şubat 2006) adlı yazısının sonunda çeviribilimcilere yönelik bir çağrıya yer vermiş:

"Bize dünyanın bilimini, edebiyatını, yazarlarını taşıyan 'çeviri'yi önemseyen biri olarak, bu konunun tartışılması gerektiğine inanıyorum. Üniversitelerin çeviribilim ve filoloji bölümlerinde ders veren profesörlerin, doçentlerin, asistanların, uzmanların bu konuda ne düşündüklerini çok merak ediyorum. Bir öneri: Radikal Kitap belki önümüzdeki sayılardan birini bu konunun tartışılmasına ayırır. Başta Kayboluş'un çevirmeni olmak üzere, farklı yaklaşımlardan çevirmenlerin, yazarların görüşlerine yer verir. Gelecek yanıtlar ne olursa olsun, böyle bir tartışmanın, okuyucunun çeviri duyarlığına katkıda bulunacağı kanısındayım."
Celal Üster'in bu çağrıyı yapmasına yol açan süreç, geçtiğimiz aylarda yayınlanan Noel Baba'dan Mektuplar adlı çeviride, özgün metinde bulunan 1453 tarihine ve bununla ilgili bir bölüme çeviride yer verilmemesiyle başladı. Büyük olasılıkla aslında fark edilmeyecek olan bu çeviri kararını, çevirmen, bir çevirmen notuyla kitapta açıklamış, bundan yola çıkılarak yapılan gazete haberi bu kararı "çeviri sansürü" çerçevesinde ele almıştı. Bu sansür tartışmasının başlamasından bu yana çevirmenin özgürlük alanı ve çeviri kitapların tartışmalı ilişkisi üzerine düşünüyordum: bir yandan, bizim toplumumuz için özel bir önemi olan 1453 tarihinin, alışılmıştan farklı bir yorumunun çeviri yoluyla girmesinin gerekli sayılmamasının haklı olabileceğini düşünüyor; diğer yandan, kitabın genel kültürümüz açısından tuhaf duran kitap adının bu kararla çelişip çelişmediğine karar vermeye çalışıyordum. Bilindiği gibi, geleneksel yılbaşı kutlamalarımızda Noel Baba'ya ilişkin (sözgelimi her eve hediye dağıttığı gibi) bir inanç yer almaz. (Bu arada, daha da karmaşık bir durum olarak, Tolkien geleneksel Noel Baba'dan farklı bir Noel Baba yorumu getiriyor.) Daha sonra ortaya çıkan Hz. Muhammed karikatürlerine ilişkin tartışmalar, belli toplumlar için kutsal ve özel öneme sahip simge, ikon, kişilerle ilgili yorumların yanlış sonuçlara yol açabileceğini; çeviri yoluyla bile olsa bunun tehlikeli olduğunu gösterdi. Karikatürler birçok ülkede yayınlanmadı, yayınlandığı ülkelerde yayıncıları gerek halk, gerek yönetimler tarafından kınandı. Geçtiğimiz günlerde tartışılmaya başlanan Kuran çevirileri de çevirmenin özgürlük alanının, toplumsal normlarla belirlenebileceğini tekrar hatırlattı. Türkçe Kuran çevirilerinin neredeyse hepsinde, çevirmenler gerek parantezler, gerek ayetin içeriğinin yorumlanması yoluyla okura yardımcı olurken, Prof. Dr. Suat Yıldırım'ın kendi Kuran çevirisine, bu açıklamalara ek olarak, Tevrat ve İncil'e yönelik göndermeler eklemesi, bu yöndeki benzer denemelere atıfla, "Kuran'ın İncil'leştirilmesi"nin bir örneği olarak gösterilerek şiddetle eleştirildi. Celal Üster'in çeviribilimcilere çağrı yapmasına yol açan son örnek, gerçekten de çevirmenin özgürlük alanını geniş tartışma konusu yapabilecek bir örnek. Georges Perec'in Kayboluş adlı kitabını çeviren Cemal Yıldırım, çevirisinde çeşitli yerelleştirmelere yer vermesinin dışında, yazar Perec'in hiç "e" harfi kullanmadan yazdığı romana, yazarın yazmadığı bölümler eklemiş. Perec gibi hiç "e" kullanmadan çevirdiği romana, Perec'in herhalde alfabenin 5. harfi olan "e"ye işaret ettiği için yer vermediği bir "5. Bölüm" eklemesi gerçekten ilginç bir durum. Doğrusu, çevirmenin bir özgürlük alanı olduğunu düşünüyordum. Çeviride eksiltilen, "sansürlenen" kısımların olabileceğini, bu konuda sorumluluğun asıl olarak yayınevine yüklenilmesi gerektiğini düşünüyordum. Hatta özel, yaratıcı çeviriler de olabileceğini düşünüyordum. Ama bu son tartışmalar, özellikle de bu son örnekle birlikte yoğun çeviri alan bir kültürün çeviri normlarını açık seçik belirlemesi gerektiğini düşündürüyor. Çeviribilimcilerin bu çağrıya yanıt vermesini, önümüzdeki günlerde çevirmenlerin özgürlük ve sorumluluk alanının daha görünür hale gelmesini diliyorum.

20 Şubat 2006

Ordular ve Çeviriler: Halide Edip Adıvar

Sabri Gürses Geçtiğimiz birkaç ay içinde birçok ülkeler arası çeviri olayı ve krizi yaşandı. Çuval Olayı’nda çevirmenlerin de rol almış olmasıyla ilgili haberler bunların en önemlilerinden biriydi. Çevirmenler bu olayda rol aldıklarını öne sürseler de, rol almadıkları görüşü öne sürüldü ve bu olaya ilişkin bir film olan Kurtlar Vadisi: Irak’ta'da onlara yer verilmedi. İkinci bir olay, İran’da nükleer gerilim sırasında yaşanan çeviri skandalıydı: CNN’in yanlış çevirisi İran’ın nükleer silah yapma düşüncesinde olduğu izlenimini uyandırdı. Bu iki olaydan yola çıkarak, bazı temel kültürel ve çeviri odaklı sonuçlar çıkarmak mümkün. Birincisi, çeviri etkinlikleri yoğunlaşıyor, uluslar arası siyasetin ve siyasi kültürün başlıca dinamiklerinden biri haline geliyor. İkincisi, gerek Amerikan ordusu gerek Amerikan medyası çeviri bürolarından hizmet alıyor, dolayısıyla ordunun ve medyanın etki sahasında söz sahibi olan büyük bir Amerikan çeviri (ya da geniş anlamıyla dil hizmetleri) sektörü var. Üçüncüsü, birbiriyle büyük ölçüde bütünleşik olan Amerikan ordu, medya ve çeviri sektörlerinin uluslar arası kapsamı ve gücü karşısında, ulusal yapılanmalar kendi tasarımları içinde olmayan durumlara sürüklenebiliyor, bu durumlarla baş etme yollarını bulup dengede tutmakta güçlük çekebiliyor. Bu öncüller, doğal olarak, bu sistem içinde, Irak ve İran’ın komşusu olan ve her iki olaydan doğrudan etkilenmiş olan Türkiye’nin nasıl bir yere sahip olduğu sorusunu doğuruyor. Bu soru da, Türkiye’nin bu durumlarla baş etme yollarını bulup bulamadığı sorusunu beraberinde getiriyor. Bunu anlayabilmek için, Türk ordusunun çeviriyle ilişkisini tanımlamak gerekli. Fakat bu ilişkiyi tanımlayabilmek zor, çünkü bu konuda yeterince güncel kaynak yok. Dağınık bilgileri derlemek gerekiyor ve bu dağınık bilgilerin bulunduğu kaynaklardan biri oldukça ilginç. Bu kaynak, Halide Edip Adıvar’ın Türkün Ateşle İmtihanı adlı, aynı zamanda modern Türk ordusunun kuruluş öyküsü de olan, Kurtuluş Savaşı hatıratı. İlk Askeri Çevirmen: Halide Edip Adıvar Bundan 90 kadar yıl önce Türkiye, tıpkı bugünkü Irak gibi uluslar arası ordular tarafından işgal edilmişti. Adıvar, hatıratında bu işgal ortamında çevirinin nasıl bir işlev gördüğüne ilişkin önemli gözlemlere yer veriyor. Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nin ilk mezunu olan Adıvar, işgal döneminde Türklerle Amerikalılar arasında aracılık yapmaktadır:

“1919 yılı eylül ayının sonlarında, King-Crane komitesi İstanbul’a geldi. Bunlar, bir yandan durumu Amerika adına incelemek, bir yandan da, büyük bir incelikle, bizim de şikâyetlerimizi dinlemek istediklerini söylediler. Bunlar bizimkilerin şikayetlerini de Paris’teki Barış konferansı’na bildireceklerdi. Trakya temsilcileri komisyona giderek şikâyetlerini bildirmemi ve benim bunları tercüme etmemi istediler. .. Süleyman Nazif Bey’in o vakur kafasıyla olağanüstü gözlerinin bakışını hiç unutmam. Benim elimi bir küçük çocuğu korur gibi tutmuş: ‘Bize bugün analık et. Bizim için de çeviricilik yap’ demişti.” (50)
İstanbul’un işgali sırasında aramalar yapılır:
“Hilâl-i Ahmer’i otuz kişilik bir askeri müfreze işgal etmiş. Türk veya Ermeni tercüman olmadığından, sadece İngilizce konuşmuşlar. Telefonlar koparılmış, kâğıtlar paramparça edilmiş, uyuyan hademelerin başına tabanca dayayarak, Dr. Adnan’ın nerede olduğu sormuşlar. Dolaplar, hatta kağıt sepetleri bile aranmış. Dr. Adnan’ın orada olmadığını öğrenince, evini sormuşlar. Bunların birer işaretle sorulduğunu sanıyorum. Yalnız, içlerinden biri birkaç kelime Türkçe biliyormuş. Sonunda, Balkan göçmenlerinden Hamit adlı ve Dr. Adnan’ın koruduğu öksüz oğlanı yakalayarak sorguya çekmişler. O da bilmediğini söyleyince, askerler çocuğu dipçikle dövmeye başlamışlar.” (57)
Şehirde arananlar için iki dilde ilanlar asılır:
“Aynı gün bütün şehirde İngilizce ve Türkçe olarak, herhangi milliyetçiye yardım edenin ölüm cezasına çarptırılacağını ilân eden afişler asılmıştı. İstasyonda, bu afişlerin birinde ölüm kelimesinin koskoca harflerle yazılmış olduğunu gördüm. Buna General Wilson imza atmıştı.” (61)
Adıvar, İstanbul’dan kaçıp Ankara’ya gittikten sonra çevirmenlik yapar:
“Ben İngilizce gazetelerin politikaya kaçan bölümlerini Türkçeye çevirir, Mustafa Kemal Paşa’nın sekreteri Hayati Bey’in getirdiği telgraflar arasında Anadolu Ajansı veya Hâkimiyet-i Milliye gazetesi için gerekli olan parçaları keser, bundan başka da, Mustafa Kemal Paşa’nın diğer haberleşmelerine ait yazıları hazırlardım.” (110-111)
“Nisanın sonlarında, İngiliz gazetelerinin birinde bir devlet adamının Big Stick Policy (Sopa Siyaseti) adlı beyanatını okuduğum zaman fena halde isyan ettim. Bir imparatorluk kurmuş bir millet olarak böyle bir bildiri on yıl önce hiçbir etki yapmazdı. Mustafa Kemal Paşa büroma geldiği zaman, bu söylevin çevirisini önüne koydum. Mustafa Kemal paşa hiçbir zaman bu kadar öfkelenmemişti.” (118, Büyük Sopa Politikası’nın temelleri, Theodor Roosevelt’in Latin Amerika’ya yönelik müdahaleleri haklı göstermek üzere 1901’de yaptığı bir konuşmada atılmıştı.)
1921’den önce Hariciye Vekilliği yapan ve Rusya’da da bulunmuş olan Bekir Sami Bey askeri öneme sahip belgeler çevirtir:
“Bir gün evime gelerek, bir belgenin tercümesini istedi. Bu, Mister Lloyd George ile yaptığı özel bir konuşmanın sözlü bir kopyasıydı. Bunun içinde Bekir Sami Bey’in barış istekleri ve Türkiye’nin Yunan ordusundan boşaltılması vardı.” (164)
Yunancadan çeviri yapılmaktadır:
“Bizim Yunanca çeviricimiz bir Türktü. Her gün Yunanlıların ‘Risos Pasttis’ adlı günlük gazetelerinden çeviriler yapardı.” (191)
Yunan ordusu yenildiği günlerde, teslim olan Yunan generali Trikopis ve Dionis için çeviri yapılır:
“Önce, bir Rum ‘tercümanla’ lafa başlandı. Yanılmıyorsam, bu, Tetkik-i Mezalim şubesinde Yunan gazetelerini tercüme eden adamdı. Ben Rumcayı o günlerde hâlâ iyi anlarsam da, çeviri yapamazdım. Konuşma, daha sonraları Fransızca olarak sürdü.” (232)
Türk ordusu İzmir’e girdiği sırada diplomatik çeviri gerekir:
“Sabahleyin erkenden Mustafa Kemal paşa’nın karargâhından biri beni uyandırdı. Tercüme edilmek gereken bir kâğıt getirmişti. Bu, İngiliz amiralinden gelen resmi bir kâğıttı. Mustafa Kemal Paşa’nın İngiliz konsolosuyla konuşurken Türkiye’nin İngiltere ile savaş halinde olduğunu söylemiş olmasından dolayı, Mustafa Kemal Paşa’dan bunun yazılı olarak pekiştirilmesini istiyordu. Çünkü, öbür İtilâf mümessilleriyle konuşması gerekiyordu. Bu kâğıdı çevirerek götürdüm.” (245)
Bu alıntılara bakılırsa, Adıvar’ı modern Türk ordusunun ilk askeri çevirmenlerinden biri saymak gerekir. Yine bunlara göre, bu dönemde çok yoğun çeviri çalışmaları yapılmış, bu çalışmaların olabildiğince merkezi yapılması hedeflenmiştir. 1920’lerde ordu kendi bünyesindeki çeviri çalışmaları aracılığıyla dış basını takip etmekte ve diplomatik ilişkilerini yürütmektedir. Günümüzde Ordu Çevirmenliği Peki 1990’lara uzanan süreçte bu durumda bir değişiklik oldu mu? 1952 yılında Türkiye ve Yunanistan’ın NATO’ya katılması süreci ordu ve çeviri ilişkisini nasıl etkiledi; bundan sonra NATO bünyesinde örgütlenen ordu içinde çeviri çalışmaları NATO dilleri çerçevesinde olduysa, NATO’nun yeniden yapılanmaya gittiği Sovyet sonrası dönemde nasıl bir şekil kazandı? Ordunun kendi bünyesi içinde çeviri birimleri ve çevirmenleri var, peki özel çeviri bürolarından hizmet alıyor mu ya da alma olanağı var mı? Kısacası, ulusal yapılanmaya sahip Türk ordusunun, Irak işgali ya da olası İran müdahalesi gibi uluslar arası eylemler karşısında dilsel hareket olanakları ne düzeydedir? Ve yine aynı çerçevede, Türk medyasının çeviri sistemi içindeki hareket olanakları nelerdir, bölgesel haberleri uluslar arası çeviri sistemine aktarabilecek yeteneğe sahip midir? Yani, Türk ordu ve medyasının örneğini gördüğümüz Amerikan ordu ve medyası gibi lojistik hareketliliği ve olanakları var mıdır? Eğer yoksa, ya da yeterli değilse, bunun uzun vadedeki anlamı nedir? Bunlar ilk aşamada akla gelen sorular, kuşkusuz daha kesinlikli bir şekilde sorulmaları gerekir. Zaten Türkiye gibi ilk sömürgecilik karşıtı savaşı, ulusal ordusuyla kazanmış bir ülkeyi, İran ya da Irak’la karşılaştırmak bile başlıbaşına sorunlu bir konudur. Bu yüzden, ayrıntılı sorulara girmeden önce, Türkiye’nin çeviri sistemi içinde nasıl bir yer aldığı, ordu, medya ve dil hizmetlerinden oluşan bir sistem geliştirip geliştiremediği sorusunu yanıtlayabilmek gerekiyor: modern ordunun gönüllü çevirmeni olan Adıvar’dan günümüze ordumuz uzman askeri çevirmen kadrosuna sahip oldu mu, olamadı mı? Kaynak: Halide Edib-Adıvar, Türkün Ateşle İmtihanı, Atlas Kitabevi, 1979.

Kitap Çevirmenleri: 4 Mart Toplantısı

Sabri Gürses Çevirmenler Girişimi, kitap çevirmenlerine 4 Mart toplantısı için kapsamlı bir davetiye gönderdi. Ek olarak kitap çevirmenleri meslek birliğine katılım formunun ve birlik tüzüğünün yer aldığı davetiye kitap çevirmenleri internet sitesinden de elde edilebilir. Çevirmenlerin meslek haklarını elde etmek üzere birlik, sendika, dernek gibi toplumsal örgütlenmelere gitmeleri önemli ve sevinçle karşılanacak bir olay. Kazancını vergilendiren fakat hiçbir toplumsal hakkı olmayan bu meslek grubunun görünürlük ve saygınlık kazanması gerekiyor. Fakat davetiye metninde yer alan iki nokta bana, Çevirmenler Girişimi’nin çevirmenin sorunlarının toplumsal boyutunu yeterince tanımlamadıklarını düşündürdü. Birincisi, en temel sorunlarını işverenleri olan yayınevleriyle yaşayan kitap çevirmenleri, meslek birliği kurma girişimlerinin başlangıç toplantısını bir yayınevinde (İletişim Yayınları) yapmayı uygun görmüşler. İkincisi, birliğe katılmak isteyenlerin resmi belgeleri teslim etme, önerilerini sunma adresi olarak da yine bir yayınevi (Metis Yayınevi) adresini vermişler. Bunlar kısmen teknik ve maddi olanakların kısıtlı olmasıyla açıklanabilir, fakat yayınevlerini muhatap alacak bir birliğin daha tarafsız bir alan seçmesi uygun olurdu kanımca: ayrıca, bu yayınevleriyle ilişkilerinde sorun yaşamış olan çevirmenler varsa eğer, bunlar önyargılı yaklaşma hakkına sahip olmaz mı acaba? Bu durumda, teknik çevirmenler de birlik kurmak üzere yola çıktıkları zaman büyük bir şirkette yapabilir toplantılarını, hatta bu yabancı bir şirket de olabilir. Her koşulda, kitap çevirmenlerinin daha iyi çalışma koşulları için çıktığı yolun olumlu sonuçlar doğurmasını diliyoruz: 4 Mart, çevirmenler için sağlık güvencesi gibi olanaklara açılan güzel bir başlangıç olsun.

Kuran Çevirisi Tartışmaları

Sabri Gürses Ceviz Kabuğu adlı tartışma programının, 17 Şubat gece yarısından 18 Şubat sabahına dek süren yayınında ilginç bir Kuran çevirisi tartışması yaşandı. Programın konusu aslında Karikatür Krizi’yken, katılımcılardan Prof. Dr. Yümni Sezen (resimde soldan birinci), “Kur'an-ı Hâkim ve Açıklamalı Meali. Tefsire Giriş” adlı bir çeviriyi dinler arası diyalog girişimlerinin olumsuz bir örneği olarak göstererek eleştirdi. Prof. Dr. Suat Yıldırım’a ait olan bu Kuran çevirisini, çeviride her ayetin altında Eski ve Yeni Ahit’ten o ayette değinilen konularla ilgili alıntılar yapılmasını yanlış bulduğunu söyleyerek eleştiren Yümni Sezen, bunun Kuran’ın İncil’leştirilmesi girişimlerinin bir örneği sayılabileceğini belirtti. Programın diğer katılımcısı Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı da (resimde soldan ikinci) bu görüşlere katıldı. Eleştiriyi haber alan Suat Yıldırım, programa telefonla bağlandı ve bu çevirinin amacının, ayette geçen konuların göndermelerini okura sunmak, böylece kutsal kitaplar arasındaki sürekliliği kolayca izleyebilmelerini sağlamak olduğunu söyledi. Bu çevirinin bir tür karşılaştırmalı çeviri olduğu izlenimini veren bir yorum getirdi. Bu tartışmalar sürerken programa yine telefonla bağlanan Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, bu çevirinin kesinlikle Kuran’ın İncil’leştirilmesi girişimi olduğunu, Kuran çevirisinin içine başka hiçbir yorum katılamayacağını, istenirse, diğer alıntıların ayrı bir kitap olarak yayınlanması gerektiğini dile getirdi. Suat Yıldırım’ı şiddetle eleştiren Nuri Öztürk, bu çeviri yönteminin Kuran’ın tahrif edilmesi olduğunu söyledi. Bu tartışma öncelikle iki Kuran çevirmeninin tartışması olduğu için ilginçti: Öztürk’ün de tartışmalı bir Kuran çevirisi bulunuyor. Diğer yandan Bayraktar Bayraklı da bir Kuran tefsiri hazırlıyor. Tartışmanın ikinci ilginç yanı, Kuran çevirisinin normlarına işaret etmesiydi. 19 Şubat tarihinde Yeniçağ gazetesi bu tartışmaya, “Kuran İncil’leştiriliyor” manşetiyle ve konu edilen çeviri kitabın resmine “işte küresel gücün dayattığı yeni din kitabı” üst yazısı atarak, kapak sayfasında yer verdi. Tartışmada Irak’ta dağıtılan yeni ve tartışmalı İngilizce Kuran çevirisi olarak bilinen Furkan'a da değinildi, ama bu çevirinin üzerinde Yıldırım’ın çevirisi kadar durulmadı. Tartışmanın üçüncü bir ilginç yanı, dört farklı üniversitenin ilahiyat profesörünün, uzmanlık alanları dışında kalan bir çeviri konusunu, kaynak metnin kutsallığı ve çeviri metnin onunla biçimsel özdeşliğinin zorunluluğu gibi tartışmalı yaklaşımlar çerçevesinde ele almalarıydı. Kuşkusuz en ilginç nokta, tartışma konusu edilen Kuran çevirisinin 2001 yılında yayımlanmış olmasıydı. Suat Yıldırım daha önce de Fransızca ve Arapçadan Türkçeye dinbilimi çevirileri yapmış, ayrıca 1997 yılında Fransızcaya Kuran çevirisi yapmış.

17 Şubat 2006

Görünür Görünmez Çevirmen

Sabri Gürses Türkiye büyük bir diller karnavalı yaşıyor. Uluslararası ilişkiler yoğunlaştıkça, edebiyattan siyasete dek kültürün her alanında çeviriler yoğunlaşıyor, sıklaşıyor. 16 Şubat 2006 tarihinde Hamas Siyasi Büro Başkanı Halid Meşal (resimde en solda), Filistin seçimlerinin ardından Rusya'ya gitmeden önce Türkiye'yi ziyaret etti. AKP binasında yapılan görüşmeden sonra yapılan basın açıklamasına Meşal'in anadilinde yaptığı konuşmayı Türkçeye çeviren bir çevirmen de yer aldı (resimde soldan ikinci kişi). Artzamanlı çeviri yapan çevirmenin Türkçe çevirisine göre, Halid Meşal, "Türkiye hükümetinin, özellikle bugünkü hükümetin demokrasi ve ekonomi alanındaki başarılarını beğeniyle izlediklerini" belirtti. Çevirmenin bir parti çevirmeni mi, bir serbest çevirmen mi olduğu belirtilmedi.

15 Şubat 2006

Kitap Çevirmenleri Birliklerini Kuruyor

Sabri Gürses 2005 yılı içinde, Türkiye'de, kitap çevirmenleri haklarını savunmak üzere örgütlenmeye yönelik somut adımlar attılar. Öncelikle, yaşadıkları sorunları dile getiren üç çağrı yayınladılar: Okura Çağrı, Yayınevlerine Çağrı ve Kitap Çevirmenlerine Çağrı. Bu çağrılar çeşitli dergilerde yayınlandı ve basında geniş yankı uyandırdı. Kitap çevirmenleri, ayrıca 2005 Tüyap Kitap Fuarı'na katılan sivil toplum örgütleri arasında Çevirmen Girişimi adıyla yer alarak, burada düzenledikleri "Türkiye'de Kitap Çevirisinde Yaşanan Sorunlar ve Çözüm Önerileri" başlıklı bir toplantıda çevirmen, yayınevi, editör ve okur ilişkisini tartıştılar. Bütün bu çalışmalar internet üzerinde üç yıldır varlığını sürdüren bir tartışma platformuna büyük bir canlılık kazandırdı ve örgütlenme çabasındaki kitap çevirmenleri Türkiye'nin çeşitli yerlerinden çevirmenlerin katılımıyla sayılarını artırdılar. Bu platformda, haklarını korumak üzere en doğru örgütlenme yolunun ne olduğunu tartıştılar. Ayrıca bir internet sitesi kurarak, burada çevirmenlere, yayınevlerine, çevirmen adaylarına yönelik kılavuzlara, sözlük çalışmalarına yer verdiler ve çevirmenlerin yaşadıkları sorunları dile getirdiler. Bu sitede çevirmenlerin mesleki sorunları şöyle tanımlandı:

"– Türkiye’de çevirmenlik tanımı yapılmış bir meslek olarak görülmemektedir – Çevirmenler yayım dünyasının bir ara unsuru olarak görülmektedirler. – Çevirmenlerin, çeviri yaparak geçimini sağlamak zorunda olduğu görmezlikten gelinmektedir. – Çevirmenin emeğine biçilen değer bir yayınevinde en basit işleri gören bir emekçiden daha azdır. – Çevirmenlerin maddi ve manevi hakları en kolay çiğnenebilecek bir konu olarak görünmektedir. – Çevirmenlere eserlerinin baskı miktarı, satışı ve diğer konularda bilgi verilmekten kaçınılmaktadır. – Çevirmenlerin haklarının korunması açısından yasal boşluklar vardır. – Çevirmenin emeklilik ve sigorta hakları gibi en temel insanlık hakları belirsizdir ve güvenceye alınmamıştır."
Kitap çevirmenleri bütün bu çalışmalarının ardından, 2006 Mart ayı içinde kitap çevirmenlerine ait bir meslek birliğini hayata geçirmeye hazırlanıyorlar. Bunun için yeni bir çağrı yayınladılar: "Üç yıldır internet üzerinden faaliyet gösteren Kitap Çevirmenleri Girişimi, bir meslek birliği oluşturma yolunda. Kitap çevirmenlerinin sosyal haklarını elde etmek ve mesleki dayanışma oluşturmak amacıyla bir internet grubu olarak örgütlenen ve üç yıldır çeşitli etkinliklerde bulunan kitap çevirmenleri, bir meslek birliği kurma aşamasına geldiler. Kısaca ÇEV-BİR olarak anılacak olan Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği'nin, kitap çevirmenlerinin telif haklarını takip etme, yasal zeminde hak arama çalışmaları yürütmesinin yanı sıra atölye çalışmaları yapması, çevirmenlik mesleğine yönelik çeşitli etkinliklerde bulunması ve bir çevirmenler evi kurması da planlanıyor. İnternet grubu içinde, meslek birliğinin kurulması için gereken yasal sayıya ulaşan Kitap Çevirmenleri Girişimi, internet grubuna üye olmayan çevirmenlere de ulaşmak için bir çağrı metni hazırladı. Çağrı metnine olumlu yanıt veren çevirmenlerin de katılımıyla Mart ayında büyük bir toplantı yapılacak. Bu toplantıyla ÇEV-BİR'in yasal kuruluş işlemleri başlatılmış olacak. Ayrıntılı bilgi için: www.kitapcevirmenleri.org"

14 Şubat 2006

Doğu'dan Çeviri Hareketleri

Sabri Gürses Hz. Muhammed karikatürlerini kınamak üzere Yeni Habar adlı bir Azeri gazetesi, Hz. İsa ve Hz. Meryem'in karikatürlerini yayınladı. Gazetenin bu davranışı hem Azerbaycan yönetimi tarafından, hem de Azerbaycan'ın İran elçisi tarafından kınandı. İran elçisi, kimsenin Kuran'da, Hz. İsa ya da Hz. Meryem'le ilgili hakaret içeren ya da Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında düşmanlık yaratmaya yönelik bir ifade bulamayacağını söyleyerek bu karikatürleri kınadı. Bu arada İngiltere 'de 7-9 Mart 2006 tarihleri arasında, Arap ve İngiliz çevirmen, yazar, yayıncı, medya danışmanlarının katıldığı bir Arap Edebiyatı ve Çeviri Semineri düzenleniyor. Seminerde öncelikli olarak şu gibi sorular ele alınacak: Neden İngiltere'de yeterince Arap edebiyatı eseri yayınlanmıyor? İlgi olmadığı için mi, yoksa bir altyapı mı yok? Seminer sonrasında bir Arapça çeviri ödülü konması, atölyeler düzenlenmesi gibi konular düşünülüyor. Farsça-Türkçe Çeviri Ödülü Geçtiğimiz günlerde, İran büyükelçiliği de, Türkiye'de, "Fars dili ve edebiyatı," "Felsefe ve Tasavvuf," "Toplum ve Siyaset" ve "Din" alanlarında En Güzel Farsça-Türkçe Çeviri Ödülü açmıştı. 1995-2005 yılları arasında yayımlanmış çeviri eserlerin katılabileceği bu yarışmanın son katılım tarihi 20 Şubat 2006. Ödül töreni 15 Nisan 2006 günü yapılacak ve aynı gün, Farsça-Türkçe Çeviri : Sorunlar-Öneriler başlıklı bir oturum gerçekleştirilecek. Oturumda makale sunmak isteyenler 15 Mart 2006 tarihine kadar makale gönderebilecek.

08 Şubat 2006

Almanya'da Kitap Çevirmeninin Arz ve Talebi

Deutsche Welle'den Çeviren: Sabri Gürses Alman Çevirmenler Daha İyi Ücret Davalarını Mahkemeye Taşıyor Çeviri ağır bir iş, üstelik az ödeniyor Onlar edebiyatın perişanları: çevirmenler. Fakat kısa süre önce açılmış bir davanın sonucunda, çevirmenlerin kitap satışlarından yüzde alması kararı çıktığından beri, haklarını almaya çalışıyorlar. Tartışma yayın endüstrisini kaygıya düşürdü. “Çeviriden hayatını kazanabileceğini söyleyen her kimse ya yalan söylüyor ya da profesyonel olmayan bir iş çıkartıyordur,” Almanya’nın en ünü edebiyat çevirmeni, Harry Rowohlt, Suhrkamp yayınevin eski editörü Walter Boechlich’ten böyle bir alıntı yapıyor. Rowohlt işin doğrusunu biliyor olmalı: “Winnie the Pooh,” Franck McCourt’un çoksatar özyaşamöyküsü “Angel’s Ashes,” Kurt Wonnegut’un “Timequake”ini ve çoğu Amerikan kitapları olan daha yüzlerce kitabı çevirmiş bulunuyor. Bu etkileyici listeye rağmen, Rowohlt çeviriden hayatını kazanamadığını söyledi. “Bu benim asıl mesleğim,” dedi. “Ama eğer kitap okuma günlerine katılmasam, ya da bir televizyon şovunda evsiz birini canlandırmasam, çevirmen olmanın masrafını karşılayamazdım.” Çevirmen Harry Rowohlt, şansı kötü gitmiş olan bir TV karakterini canlandırdığı öteki hayatında. İtalyan yazar Umberto Eco’nun çevirmeni olan Burkhart Kroeber, çevirmenlerin ne kadar çok, yani az aldıkları konusunda somut rakamlar sundu. Sayfa başına 14 ve 22 euro alıyorlar ($16.8 ila $26.5). Kroeber’in kendisi ayda 100 sayfadan fazla çeviremiyor, bu da ona toplamda 1,400 ila 2,200 euro sağlıyor. Buna ek olarak, bazen net satışlardan pay alabiliyor, ama bu minimum dizeyde ve sadece baskı çok büyük rakamlarda olursa gerçekleşiyor. Onun kazancı mesleğe yeni giren birinin kazancı değil: 30 yıldır bu işi yapıyor. Kazancını Üçe Katla Verdi sendikasının bir parçası olan, Almanca Çevirmenleri Birliği’nden (VdÜ) Gerlinde Schermer-Rauwolf, bu ücretin üç katını talep ediyor. Bunun hemen ertesi gün olması gerekmez, diyor. Ama yakın bir gelecekte önemli bir artış olmasını umuyor. Ona göre, çevirmen gelirinin üç dayanağı olmalı. Birincisi, sayfa başına fiyat artırılmalı. İkincisi, çeviri eserin her kopyası için genel bir telif hakkı sistemi oluşturulmalı ve üçüncüsü, çevirmenin kitabın karton kapak olarak ya da kaset olarak yayınlanması durumunda kazanç sağlayacağı bir ek haklar sistemi uygulanmalı. Çevirmenler kitap kârından daha büyük pay istiyor 2002 yılında, federal hükümet aralarında çevirmenlerin de bulunduğu, farklı bazı gruplara adil ücret verilmesini sağlayacak yayın hakkı düzenlemeleri hazırladı. Fakat “adillik” hiç kesin olarak tanımlanmadı, çünkü o sırada, yayıncılar çevirmenlerle uzlaşmayı vaat etti. Ama Kroeber’e göre, bu da daha gerçekleşmedi. “Yayınevleri bu sorunu atmak üzere tek bir adım bile atmadı çünkü yeni yayın hakkı yasası yürürlüğe girdi,” dedi. “Her şeyi reddettiler.” Dava Açıldı İddialarının sınırlayıcı kanunlara bağlı olarak ortadan kalkmadığını söyleyen bazı çevirmenler, dava açtı. Yargıçların önüne gelen on iki davanın bazısında, ilk kararlar verilmiş durumda. Yargıçlar mevcut yıllık sayfa başı fiyat olan 18 euro’yu onayladı, ama net telif haklarını göz önünde bulundurarak, mahkeme çevirmenlere fazladan yüzde iki ve ek haklardan sağlanacak kazançlara bağlı olarak azami yüzde 25 verdi. Kararlar çevirmenler için bir zafer, ama yayıncıların hoşuna gitmiyor. Bunun sonucu daha az çeviri mi? “Buna verilen tepki yayıncıların çeviriden kaçınıyor olması,” dedi, Alman Kitap Fuarlar Birliği’nin hukuki danışmanı olan Christian Sprang. “2002 yılında yayın hakkı yasasının yürürlüğe girmesinden bu yana, çeviri eserlerin 9,000’den 5,500’e düştüğüne tanık olduk.” Eğer çevirmenler daha fazla para alırsa, raflarda daha az çeviri kitap mı olacak? Sprang çevirmen ücretleri çekişmesine piyasa açısından bakıyor. Eğer sayfa başı ücret ona göre çok düşükse, bir çevirmeni çeviri yapmaya zorlayamazsınız, diyor. Diğer yandan, çok ünlü yazarlar için aşırı yüksek ücretler de kabul edilebilir, diyor. “Bu dünyada sadece tek bir Dan Brown, John Grisham ve Joanne Rowling var,” diyor. “Ama sadece Almanya’da bu yapıtları çevirebilecek olan birkaç bin çevirmen var. Arz ve talep fiyatı belirler.” Eğer Harry Rowohlt’un dediği olsaydı, yayıncılar daha fazla nitelikli edebiyat yayınlardı. Bu da gelirleri artırmak üzere, yurtdışından daha az bayağı eserler ithal etmek ve Almanya’dan iyi edebiyat ihraç etmek demek oluyor.

Onları Anımsayarak...

Sabri Gürses Bugün Semih Poroy, Cumhuriyet gazetesinde bu zarif karikatürü yayınlamış, kanımca yaşanan olaylar açısından söylenebilecek bütün sözlerden daha anlamlı bir çizim bu. Birkaç gündür buna benzer bir şey düşünüyordum ben de, çevirileri nedeniyle saldırıya uğrayan, öldürülen çevirmenleri düşünüyordum. 4 Eylül 1990 tarihinde Kuran-ı Kerim'i çevirmekte olan Turan Dursun öldürülmüştü. 3 Temmuz 1991'de Salman Rushdie'nin İtalyan çevirmeni Ettore Capriolo saldırıya uğramıştı. Yukarıdaki onun bir Joseph Condrad çevirisinin kapağı. Yukarıdaki kişi, Salman Rushdie'nin Japon çevirmeni Hitoşi İgaraşi. 12 Temmuz 1991 günü öldürülmüştü. Aziz Nesin, Salman Rushdie'yi çevirtmeye karar verdiği için, Semih Poroy'un andığı yangında 4 Temmuz 1993 tarihinde 31 aydınla birlikte ölmüştü.* Onları anımsayarak... (Bekir Coşkun'un konuyla ilgili kara mizah örneği bir yazısı 9 Şubat günü yayınlandı.) * (düzeltme: 29 Haziran 2006) Aslında "kılpayı kurtulmuş" ve 1995 yılında vefat etmişti. Fakat nedense ben yanlış hatırlayarak böyle yazmışım. Bu ciddi ve tuhaf hataya dikkat çektiği için Neva Tezcan'a teşekkür ederim. Sahi, o iki yılda Aziz Nesin neler yaşadı, Şeytan Ayetleri'nden küçük bir kitap yapıldığını hatırlıyorum, tamamı çevrilmedi değil mi?

07 Şubat 2006

Karikatür Çevirileri

Sabri Gürses Karikatür Krizi hem 11 Eylül kadar önemli bir olay olduğunu, hem de onun kadar büyük bir çeviri dalgasına yol açtığını gün geçtikçe daha görünür bir şekilde ortaya koyuyor. Bilindiği gibi, 11 Eylül, Amerika’da istihbarat örgütlerinin bütün ulusa kendileri için çevirmenlik yapma çağrısında bulunmaları gibi büyük çeviri hareketlerine yol açmıştı. Karikatür Krizi’nin başladığı ilk gün olan 30 Eylül 2005 tarihinden bu yana yanıtlanmayan soru, bu karikatürleri ve çevirilerini Danimarka dışına kimlerin yaptığı sorusuydu. Bu soru önemli bir soruydu, çünkü karikatürler, internet üzerinde bulunabiliyor olsa da, dört batı ülkesinin birkaç gazetesi dışında yayınlanmış değil. Amerikan ve İngiliz basını genel olarak, Hz. Muhammed konulu karikatürleri Müslümanların duygularını incitmemek üzere yayınlamamayı tercih ettiğini belirtiyor. Kimlerin yayınladığıyla ilgili güncel bilgi Wikipedia'da konuyla ilgili girdide bulunuyor. Ortadoğu’ya giderek karikatürlerin çevirisini ilk yapan kişilerden biri, Danimarka’nın İslam cemaatinden Ahmed Akkari. Ahmed Akkari, çevirmen ve uzlaştırıcı olarak görünürlüğünü arttırıyor gibi. Hürriyet’te yer alan bir haberde, Danimarka’nın özür dilemesi halinde İslam cemaatini sakinleştirebilecek olan kişinin kendisi olduğunu söylüyor. Ayrıca, anlaşıldığı kadarıyla, Şam’da elçilik yakılmadan önce, protestocuların cep telefonlarına “aşırı sağcılar Kuran yakıyor olabilir, provokasyona gelmeyin” gibi kısa mesajlar (sms) gönderen de yine Ahmed Akkari. Öne çıkan ikinci bir isim, Ebu Laban. Ebu Laban, Danimarka’dan yola çıkarak Katar’dan başlayıp Ortadoğu’nun önde gelen İslam ülkelerini gezen ve karikatürleri bu ülkelerde tanıtan heyette yer alan biri. Daha önce, 1990’lı yıllarda bazı dini köktencilere çevirmenlik yaptığı söyleniyor. 2 Şubat’ta Ebu Laban’ın Katar’da konu ettiği karikatürlerin bazılarının Danimarka’da yayınlanmış karikatürler olmadığı, sahte olduğu öne sürülmüş. Karikatürlere en şiddetli tepki gösteren ve Ortadoğu’da duyulmalarını sağlayan kişilerin en önemlisiyse, Şeyh Yusuf Mustafa El Kardavi. Kardavi, Katar’da Doha Üniversitesi’nun hukuk bölümünü ve 2004 yılında İrlanda, Dublin’de Uluslararası İslam Alimleri Birliği’ni (IAMS) kurmuş olan biri. El Cezire televizyonunda “Şeriat ve Yaşam” adlı bir programı var ve Islam Online adlı internet sitesini yönetiyor. Bu site iki dilli olarak yayınlanıyor. Çevirmenler bu şekilde giderek görünür oluyor. Fakat yazmakta olduğu Kuran ve Muhammed Peygamber'in Hayatı adlı kitabına Hz. Muhammed'in resimlerini eklemek istemesiyle bu kritik krizin başlamasına yol açan çocuk kitapları yazarı Kare Bluitgen, bütün bu haberlerde tamamen gözden kaybolmuş bulunuyor. Uluslararası öfkenin ulaştığı boyut karşısında, Hz. Muhammed karikatürlerinin ve bunların çevirmenlerinin görünür olması, bu karikatürlerin yaratıcılarınınsa görünmez olmak zorunda kalması, çevirmenin yapıtın önüne geçtiği trajik bir durum.

04 Şubat 2006

Allah, Tanrı ve Karikatür

Sabri Gürses Türkiye uzayda olduğu için Dünya'dan haberler almakta bazen güçlük çekiyoruz. Bazı Avrupa gazetelerinin başlattığı karikatür savaşını da gecikmeli olarak öğrendik. Dünyanın birçok yerinde Müslümanlar bu karikatürlere karşı öfkelerini dile getirirken, biz ancak sonuncu karikatürle olayı öğrendik. Oysa Müslüman dünyayı, Hz. Muhammed'i Buddha, Hz. Musa ve Hz. İsa'yla birlikte bir bulutun üzerinde tasvir eden Fransız karikatüründen çok, Hz. Muhammed'i yine bir bulutun üzerinde, aşağıdaki intihar bombacılarına artık durmalarını, çünkü cennette yeterince bakire kalmadığını söylerken tasvir eden Danimarka karikatürü gibi örnekler öfkelendirmiş görünüyor. Birkaç gündür sonuncu karikatürün çevirisini anlamaya çalışıyorum. Le France Soir'da şu manşet atılmış: "Oui, on a le droit de caricaturer dieu." Manşetin altında yer alan konuşma balonunda yer alan söz şöyle: "Râle pas, on a tous été caricaturés ici!" Hürriyet gazetesinde manşetin çevirisi, "Evet, Tanrı’nın karikatürünü çizme hakkımız var" ve konuşma balonunun çevirisi "Söylenme Muhammed... Burada hepimizin karikatürü çizildi" olarak yer aldı. Akşam gazetesinde sadece balonunun çevirisi, Hürriyet'teki gibi aktarıldı ve Le France Soir'daki yazıdan ayrıntılar verildi. Radikal gazetesi yazarı Hakkı Devrim, The Times'tan çeviri yaparak baloncuğun çevirisini şöyle aktarıyor: "Buda, İsa ve Muhammed bir bulut üzerine otururken resmedilmiştir. Hz. İsa, Hz. Muhammed'e: Şikâyet etme, diyor; üçümüzün de karikatürünü çizdiler." Devrim'in aktarımında Hz. Musa eksik, ayrıca "üçümüzün" ifadesini de kendisi ekliyor. The Times'taki çeviri manşet ve baloncuk sırasıyla şöyle: "We have the right to caricature God" ve "Don’t complain Muhammad, we’ve all been caricatured here." Der Spiegel'in İngilizce internet sayfasında çeviriler sırasıyla şöyle: "Yes, We Have the Right to Caricature God" ve "Don't worry Muhammad, we've all been caricatures here." Örnekler daha çoğaltılabilir ve incelenebilir. Fakat The Times ve Der Spiegel çevirileri arasındaki iki fark önemli: birinde "worry," kaygılanmak, diğerinde "complain," şikayet etmek fiilleri kullanılmış. Ayrıca birinde "been caricatured here," burada karikatürize edildik, diğerinde "been caricatures here," burada karikatür olduk deniyor. Der Spiegel, "worry" çevirisiyle yumuşak bir fiil kullanıyor, oysa kaynak metindeki "râle" fiili homurdanmak, şikayet etmek gibi anlamlar içeriyor, bu açıdan "söylenme" çevirisi oldukça yerinde görünüyor. "Burada hepimizin karikatürü çizildi" çevirisiyse, The Times çevirisi gibi bir bakıma yorum, kaynak metinden birebir çeviri sanırım şöyle olabilir: "Söylenme Muhammed, burada hepimizin karikatürü var." Fakat bu çevirilerde benim asıl takıldığım nokta, kaynak manşetteki "dieu," İngilizce çevirisiyle "god" yani "tanrı" sözcüğü. Le France Soir'ın bu ifadeyle ne kastettiğini anlamakta güçlük çekiyorum: Müslüman inanışına göre, Hz. Muhammed bir tanrı değildir. Ayrıca karikatürde yer alanlar arasında bir tek Hz. İsa'nın Hıristiyanlıkta Tanrı'nın oğlu ve sureti sayılması sözkonusu, Buddha bir tanrıdır, ama Tanrı değildir ve Hz. Musa için bunların hiçbiri söylenemez. Öyleyse "tanrının karikatürünü çizmek" ne anlama geliyor? Ayrıca, Hürriyet'te bu manşetin "Evet, Tanrı'nın karikatürünü çizme hakkımız var" şeklinde çevrilmesi nasıl bir anlam içeriyor? Gazete ya da haber çevirmeni, karikatürü yapılanların tanrı olmadığının farkında değil mi, dahası, Hıristiyanlıktan başka bir din tarafından bu inanışın kabul edilmediğini, orada bile tartışmalı olduğunu ve Müslümanlıkta Hz. Muhammed'in tanrı olduğunu ima etmenin küfür sayıldığını bilmiyorlar mı? Kanımca, kaynak metindeki bu ifade ve birebir çevirisi de çizilen karikatürler kadar sorunlu bir kültürler arası çeviri örneği sayılabilir. Not: Le France Soir gazetesindeki karikatürü Hz. Muhammed tasvirini kaldırarak vermeyi uygun gördüm, çünkü bu yazının amacı Müslümanların tasvir konusundaki inançlarını tartışma konusu yapmak değil.

02 Şubat 2006

Yazar-Çevirmen İlişkileri

Sabri Gürses Güney Afrika kökenli ünlü yazar J. M. Coetzee, The Weekend Australian adlı bir dergiye kitaplarının çevirileriyle ilgili ilginç bir yazı yazmış. Kitaplarının 25 kadar dile çevrildiğinden, bunlardan üç dili ortalama düzeyde okuyup inceleyebildiğinden bahsediyor. Bazı çevirilere ilişkin haberleri de ikidilli okurlardan alıyorum, diyor. Petersburg'lu Usta adlı kitabı Rusya'da Petersburg'da Sonbahar olarak yayımlanmış. Dusklands'ın İtalyancasında, bir adam sandığı bir kargayla açmaya çalışıyormuş: oysa Coetzee küskü ya da demir çubuk karşılığı olan crowbar kelimesinin kısaltılmış hali olan crow kelimesini kullanmış. Crow karga anlamına da geliyor. Yazının bundan sonraki kısmı oldukça ilginç, Türkçe çeviriler de anılıyor: "Fakat gelen haberlerin çoğu güven verici. Modern yayıncılığın para merkezli dünyasında bile, pespaye çeviriler nadir görülüyor. Özellikle edebi eserlerin çevirisinde, hiç fark edilmeyecek olsa bile insanların ellerinden gelenin en iyisini yapma hevesi hakim görünüyor. Bir yazar olarak bir çevirmenin bana danışmasını hoşnutluk verici buluyorum. Fransız, Alman, İsveçli, Hollandalı, Sırp ve Koreli çevirmenlerim benimle düzenli olarak görüşüyor. Diğer yandan, Türk ve Japon çevirmenlerim gibi benimle hiç temasa geçmemiş olanlar da var. Türkçe ve İngilizce arasındaki, Japonca ve İngilizce arasındaki dilsel yapı ve kültürel arkaplan farklılıkları düşünülecek olursa, bu çevirmenlerin benim metinlerimi Avrupalı meslektaşlarından daha sorunlu bulacağını sanıyordum. Ya da belki kibarlık yüzünden benimle temasa geçmiyorlar." Coetzee'nin Türkçede yayımlanmış 7 kitabı var. İlki Barbarları Beklerken, 1985'te Beril Eyüboğlu tarafından çevrilmiş ve 1988'e dek üç baskı yapmış. Sonra bu kitabı 2001'de Dost Körpe yeniden çevirmiş. 1986'da Eyüboğlu Michael K. Nasıl Yaşadı'yı çevirmiş. 1990'da Nihal Geyran Koldaş Düşman'ı çevirmiş. 1993'te Şamil Beştoy Demir Çağı'nı çevirmiş. 2003'te İlknur Özdemir Utanç'ı ve Petersburg'lu Usta'yı çevirmiş. 2004'te E. Efe Çakmak Romancının Romanı'nı çevirmiş. 7 kitap, 4 yayınevi, 6 çevirmen rakamlarına bakılırsa, Coetzee'nin sorduğu soruda haklı bir yan var gibi görünüyor: çevirmenler yapmasa, yayınevleri bir ilişki kurabilirdi yazarla. İlişki kurmamanın sebebi üzerinde düşünmek gerek: yayınlanan çeviri kitapların çoğunda yazarla ilişki kurulduğuna dair bir işaret olmuyor genelde, acaba yayınevleri mi istemiyor bunu, çevirmenler mi istemiyor, kimsenin aklına gelmiyor mu, yoksa aracı kurumlar mı istemiyor? Kuşkusuz karmaşık günlük ayrıntılar sözkonusu: ben bir yazarla yazışmak istediğimde bir yayınevi tereddüt etmişti meyl adresini vermekte, bir başkası hiç aklımda yokken teşvik etti, bir başka durumda telif ajansından gerekli bilgi vaktinde gelmedi. Tabii artık bazı yazarların meyl adresi internette bulunabiliyor. Coetzee haklı, ama belki hem çevirmenlerin ona ulaşmasının kolay olduğunu varsayıyor, hem de çevirilerini de kendi eseri sayıyor. İlginç bir düşünce. (resim: Coetzee, solda, Nobel ödülünü alırken.)

Çeviribilim dergisi, güncel yayınını www.ceviribilim.com adresinde yapmaktadır.

Petersburg, Andrey Belıy
LJeviren: Sabri Gürses

" Öyküsü, Ekim Devrimi öncesi Rusya'nın, 1900 başlarındaki Petersburg'unda geçen roman, bir bakıma her şeyle, devrimle de karşı-devrimle de, devrimciyle de karşı-devrimciyle de, 'katil'le de 'maktul'le de dalga geçiyor.

" Fakat hepsinden önce de, resmî, kanıksanmış, alışılmış, basmakalıp olanın üstündeki örtüyü, hastalanmış bir deriyi acımasızca koparır gibi çekip çıkarıyor... Ne kadar zavallı, ne kadar cılk bir yara gibi görünürse görünsün, altta gizlenen 'insanî'liği gösteriyor.

" Dilimize başarıyla çevrildiğini düşündüğüm Petersburg'u okumaya hazırlanan edebiyatseverleri, canlı, düşündürücü, öğretici ve yoğun bir okuma sürecinin beklediğinde kuşku yok..." Ataol Behramoğlu, Radikal Kitap

< <
Powered by Inttranews, specialized multilingual news service for interpreters, translators and 

linguists

peter