Çeviribilim

31 Ocak 2006

OKUYAN US YAYINEVİ'NİN AÇIKLAMASI

J.R.R. Tolkien’in Noel Baba’dan Mektuplar kitabının çevirisi hakkında: Fantastik edebiyatın öncüsü ve ustası J.R.R. Tolkien’in 'Noel Baba' imzasıyla yirmi üç yıl boyunca çocuklarına yazdığı mektuplardan oluşan Noel Baba’dan Mektuplar isimli kitabı, 2005 yılının Aralık ayında Okuyan Us Yayınevi tarafından yayınlandı. Kitabı Türkçe’ye kazandıran Leylâ Roksan Çağlar hakkında, metnin içinden “1453 Gulyabani İstilası” adlı bölümde, sadece tarihi çıkarmış olması nedeniyle, kitaba sansür koyduğu iddiaları ortaya atıldı. Hatta telif sahibi 50 yıl önce vefat etmişse, eserde herhangi bir sebeple herhangi bir değişiklik yapılamayacağı söylendi. Doğrular bir yana, elbette yanlışlar bir arada doğru etmiyorlar, ancak ister istemez aklımıza “ülke şartları” geliyor. Tabii telif ve çeviri konusunda. Telif konusu zaten bir labirent. İşin eğrisi doğrusu herkes tarafından net bilinemiyor. Üstelik bu saha kötü niyetli kullanımlara açık bir saha. Bu konuyu kapaklarına rahat rahat Matisse, Picasso vb. büyük ressamların eserleri yerleştiriveren yayınevlerine bırakıyoruz. Çevirmenlik, edebi birikim ve hem çıkış (İngilizce) diline hem de erek-hedef (Türkçe) dile hâkimiyet gerektiren bir meslektir. Bir kitabın çevirisini yapmaya başlamadan önce kitabı orijinal dilinde okumak, anlamak gerekir. Yazar hakkında, daha önceki kitaplarından haberdar olmak, üslubunu, dilini iyi bilmek gerekir. Çeviriye sadık kalmak ise en önemli koşuldur. Yayınevinin editörü de çeviri ve orijinal eserin karşılaştırmalı okumasını hakkıyla ve orijinale “yönelik” ama çevirmenle el ele yapmalıdır. Bizim yayınevimizde de bu böyle süregelmiştir. Fakat ülkemizde klasiklerden çağdaş eserlere dek yayınlanan birçok kitabın çevirisi özensiz, eksik ve anlaşılmazdır. Yayınevlerinin çoğu çeviriden gelen eseri olduğu gibi yayınlayabilmektedir. Okur, içinden çıkamadığı cümlelerle boğulurken bunlardan pek söz edilmez. Belki entelektüel dost meclislerinde bahisleri geçer. İyi kötü yayınlanmışlardır artık, üzerinde durmaya gerek yok diye bakılır çoğu zaman. Yine maalesef. Leylâ Roksan Çağlar’ın Okuyan Us Yayınevi için yaptığı, J.R.R Tolkien’in Noel Baba’dan Mektuplar adlı kitabının çevirisi aslına uygun bir içerikle, zengin ve kıvrak bir dille yapılmıştır. (Arif Çağlar’ın yardımını, önerisini ve katkısını da alarak.) Sansür olduğu gerekçesiyle eleştirilen müdahale, yayınevimizin bilgisi dahilinde yapılmış bir değişikliktir. Noel Baba’dan Mektuplar kitabımız, bir çocuk edebiyatı eseridir. Çocukların savunmasız dünyasına bu tür bir kültürel ve dini bir önyargının girmesini istemediğimiz için, 1453 tarihini çeviride bulundurmama kararı aldık. Bu karar çevirmenin tavsiyesi doğrultusunda, yayınevimizin ortak kararıdır. Kimbilir, 1453 tarihi kitapta aslındaki gibi yer alsaydı bu defa da “Türk düşmanı bir söylem” barındıran bu kitabı neden yayınladığımız tartışılacaktı. Üstelik bu tesbitin bir habercilik harikası değil, çevirmenin kitaba yazdığı notta yer alan, çevirmenin kendisi tarafından verilmiş bir bilgi olduğunu da anımsatmak gerekir. Bu vesileyle umarız sansür konusu daha geniş, daha ciddi bir biçimde ve daha sıkça ele alınır.

Okuyan Us Yayınevi
Kitapta yer alan Çevirmen Notu: Birçok yerde Noel Baba'nın ve çocukların adlarını orijinal metindekinden farklı olarak değişik şekilleriyle verdik. Bununla hem Tolkien'in dil oyunlarını sürdürmeyi hem de hikâyeyi olduğunca Türkiye'li yapmak istedik. Tolkien'in, Noel Baba'nın 23 Aralık 1932 ve 21 Aralık 1933 tarihli iki mektubunda 1453 tarihini vererek gulyabanileri İstanbul'un fethiyle birleştirmeye çalışmasını, düşüncesizce tekrarlanan dinsel bir ön yargı olduğu için Türkçe metine almadık. Buna karşılık Tolkien 24 Aralık 1935 tarihli Noel Baba mektubunda 1933 tarihini vererek gulyabanileri Almanya'da iktidarı ele geçen bir felaketle birleştirmekte haklı. İngilizce metinde Kuzey Kutbu Ayısı Karhu'nun yazdıkları kalın siyah harflerle verilmiş, Türkçe metinde de öyle. Ancak bazı yerlerde Tolkien Karhu'ya imlası bozuk bir İngilizce’yle mektup yazdırıyor, bu oyunu Türkçe’de tekrarlamadık. Buna karşılık Tolkien'in İngilizce’de yaptığı dil oyunlarına her zaman aynı yerde olmasa bile Türkçe metinde yeterince yer vermeye çalıştık. Başta Türkçe’deki bu dil oyunları olmak üzere çevirinin olgunlaşmasında Arif Çağlar'ın çok emeği geçti. Noel 1938 tarihli mektuptaki şiir çevirisi de ona ait. Hem bu emekleri hem de bana bu çeviriyi yapma cesareti verdiği için kendisine teşekkür borçluyum.
Leylâ Roksan Çağlar

28 Ocak 2006

"Noel Baba" İstanbul'da

Oktay Ertan Milliyet gazetesinde Yıldız Yazıcıoğlu'nun haberine göre ünlü yazar J. R. R. Tolkien'in "Noel Baba'dan Mektuplar" başlığıyla çevrilen kitabında çevirmen Roksan Çağlar sansür uygulamış. Milliyet gazetesinde, kitapla ilgili bir tanıtıcı bir haber çıkmıştı. Orijinal metinde Gulyabanilerin saldırı tarihinin 1453 olduğunu, ancak çevirmenin bu tarihi erek kitleye hitap etmediği gerekçesiyle çevirmediğini anlıyoruz. Roksan Çağlar hakkında bilgilerle (16 yaşında olmasına birkaç defa değinilmiş) devam eden haber Sevin Okyay'ın konuyla ilgili yorumuyla ve daha önce "Yüzüklerin Efendisi"ni çevirmiş olan Bülent Somay'ın, yazar Tolkien'in daha doğru anlaşılması yönündeki açıklamasıya sona ermiş. Bir çocuk kitabında tarihi ve siyasi göndermelerin çevrilmesinin zorunlu olmadığı kararına katılıyor ve bu bağlamda "sansür" kavramının kullanımını, kelime avcılığından ve erek kitle değerlendirmesinin eksikliğinden kaynaklanan yanlış bir yorum olarak algılıyorum. Çevirmenin 16 yaşında olması durumu ve kararı değiştirmiyor, sadece kararın eleştirisini daha kolay bir hale getiriyor. Haberde anlayamadığım tek nokta: "orijinal metindeki 1453 tarihinin Türkçe çeviride yer almadığı" saptaması (veya karşılaştırması) kime ait?

25 Ocak 2006

Hat Ustası Ali Alparslan Vefat Etti

"Geleneksel sanatlarımızdan hattın 'yaşayan en büyük üstadı' kabul edilen Prof. Dr. Ali Alparslan, dün İstanbul’da vefat etti. 20. yüzyılın büyük hattatlarından Necmeddin Okyay’ın öğrencisi olan Prof. Alparslan, hattatlığının yanısıra Türk edebiyatı profesörüydü. 1924’te Çorlu’da doğan Ali Alparslan, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi ve doktorasını Tahran Üniversitesi’nde yaptı. Bir süre Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde çalışan Ali Alparslan, daha sonra Dışişleri Bakanlığı’nda girdi. Birkaç sene sonra İstanbul Üniversitesi’ne geçen Alparslan burada Türk Edebiyatı Profesörü oldu ve bu arada Oxford ve Şikago Üniversiteleri’nde edebiyat tarihi okuttu. Prof. Ali Alparslan, yazıya 20. yüzyılın büyük hattatlarından olan Necmeddin Okyay’la başladı ve 1950’li yıllarda Okyay’dan talik ve rik’a yazılarının yanısıra ebru yapımından da icazet aldı. Daha sonraları Halim Özyazıcı’dan 'divâni' yazısını da öğrenen Alparslan, çok sayıda öğrenci yetiştirdi ve İslam ülkelerinden gelen çeşitli kişilere de hat öğretti. 1999’da yayınladığı ve geçmişin hat üstadlarını bağlı oldukları okullara göre anlattığı Osmanlı Hat Sanatı Tarihi isimli eseri, bu konudaki ilk örnek olma özelliğini kazandı. Çok sayıda kitabenin yanısıra Galasaray Lisesi’nin üzerindeki alınlıkta bulunan levhayı da Prof. Dr. Ali Alparslan yazmıştı. Alparslan’ın cenazesi, bugün (25 Ocak) Fatih Camii’nde kılınacak öğle namazından sonra Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verilecek." (Hürriyet, 25 Ocak 2006)

21 Ocak 2006

Yıldız Yasemin Sonel'in Anısına

Sabri Gürses Yıldız Yasemin Sonel 1977 yılında, 17-18 yaşlarında vefat etmiş gencecik bir çevirmen. Kitap olarak yayınlanmış tek bir çevirisi var, ölümünden üç yıl sonra. Üçkağıtçılar adlı bu çeviri babası Prof. Dr. Ahmet Sonel tarafından, yazar Emine Işınsu'nun da yardımlarıyla yayınlanmış. Üçkağıtçılar, 1971 yılında Amerika'da çoksatar olan ve 1973 yılında aynı adla filme çekilen Paper Moon adlı kitabın çevirisi. Kitabın kapak tasarımı film afişinin tasarımıyla aynı, sadece, sanırım burada Yıldız Yasemin Sonel ile babası Ahmet Sonel afişi kendileri canlandırmış, ama emin değilim, öyle hayal etmek istedim biraz da. Yıldız Yasemin Sonel 1977 yılında bir trafik kazasında vefat etmiş. Ben bu kitabı sahafta buldum ve inceledikçe neyle karşı karşıya olduğum konusunda karışık hisler yaşadım: gencecik bir insanın bir kitap çevirmesinin güzelliği bir yana, bir baba göğe uçan küçük kızının kitabını yayına hazırlarken neler hisseder? Giriş yazısı olarak şu satırları kaleme almış: "Yıldız Yasemin Sonel, ortaokulu bitirdiği yıl (3 sene evvel) bu kitabı tercüme etmişti. Lise son sınıfta iken, belki vicdan muhasebesi yapmak gibi bir faziletten hiç nasibini almamış bir ailenin araba sürücüsü olan çocuğunun hatası ile, trafik kazasında vefat etti. İngilizce ve Fransızca biliyordu. 'Allah'tan başka hiçbir şeyi bulunmayan kendisinin, Allah'tan başka her şeyi olanlara acıdığını' ifade ederdi... Hatırasını yaşatmak, değerli dostların yardımı ile mümkün olabildi. Başta değerli romancı Emine Işınsu Hanımefendi olmak üzere, kitabın basılmasını sağlayan dostlarıma şükranlarımı belirtmek isterim...

Babası Prof. Dr. Ahmet Sonel"
Ahmet Sonel hakkında okuduğum bir habere göre çok verimli bir insan, bir kardiyolog, yaptığı bir çok çalışmayla birlikte kızının anısına bir kitap adamış, adına bir kalp vakfı kurmuş. Kendisine gecikmiş bir baş sağlığı dilemek, kızının güzel, incelikli çevirisinden dolayı her ikisini geç de olsa tebrik etmek istedim. Trafik kazalarında, başkalarının hesapsız canavarlıklarında tükenip giden incecik hayatlarımız: bu hüzünlü çeviriyi görünce hissettiklerimi, en son 7 Temmuz 2005 Londra bombalamasından sonra hissetmiştim. Londralıların yanısıra, Marmara Üniversitesi'nden mezun olmuş, İngiltere'ye dil kursuna gitmiş, 24 yaşında genç bir kız kayboldu o çirkin terör olayında: Gamze Güloran. Bir yanıyla 24 yıllık bir emek, bir yanıyla çevirmen adayıydı bana göre. En son annesinin Londra'ya gittiğini okudum, bir daha haber okumadım hakkında, dilerim bulunmuştur, dilerim iyidir, terör karşıtı bir çeviri yapmaya niyetlenmiştir.

Rus Klasiklerini Neden Seviyoruz?

Sabri Gürses Rus klasiklerini toplumumuzun okuryazar hemen her üyesi seviyor gibi geliyor bana bazen. Tolstoy'un, Dostoyevski'nin adı, güzel sohbetlerin yalın bir iksiri gibi, anılması hemen coşkuya yol açıyor, yüzlere tatlı bir gülümseme yayılıyor. İngiliz, Amerikan klasiklerinin böylesine duygudaşlık uyandırdığını doğrusu ben pek gözlemedim. Melville dediğinizde öyle bir coşku yayılmıyor kimseye, hatta Moby Dick denince bile Savaş ve Barış dendiği zaman olduğuna kıyasla küçük bir coşku ortaya çıkıyor. Bir parça abartıyorum kuşkusuz, fakat Rus işgallerini ve Rusların panslavist bağlılıklarını Dostoyevski, Tolstoy, Turgenyev çevirileri sayesinde büyük bir duygudaşlıkla unutan ya da görmezden gelen toplumumuzun bu coşkusu gerçekten övülmeye değer. Sonuçta aynı duygudaşlığı vaktiyle kendi bünyesine ait saydığı İran, Arap, Afrika, Yunan edebiyatlarına karşı göstermiyor. Fakat diğer yandan, Rus klasiklerine yönelik bu sevginin gerçekten Rus ve Rus dünyasına yönelik bir sevgiden kaynaklandığına dair küçük bir kuşku belirdi içimde. Acaba Rus klasiklerini Rus oldukları için değil de, klasik oldukları için mi seviyoruz, hatta Batı literatürünün klasikleri arasında yer alan klasikler oldukları için mi seviyoruz? İletişim Yayınevi, bir süredir özenli bir şekilde Rus klasikleri yayınlıyor. Tolstoy ve Dostoyevski çevirilerini, Orhan Pamuk'un editörlüğünde Dünya Klasikleri dizisinden yayınlıyor. Genel eğilim olarak bu eserlerin yeni çevirilerini yaptırmıyor, daha önce tanınmış ve ünlenmiş olan, Rusça çevirilerinden yararlanıyorlar. Orhan Pamuk bir genel editör önsözü yazıyor, fakat bunun dışında kitaba bir başka ünlü yazardan da önsöz ya da sonsöz almaya özen gösteriyorlar. Bendeki kuşkuyu güçlendiren de bu önsözler oldu. Şu ana kadar yayınlanan Tolstoy'un kitaplarının ön ve sonsözleri John Bayley, Nadime Gordimer, Edward Wasiolek, Doris Lessing, Henri Troyat, Colm Toibit ve Renato Poggioli'ye ait. Dostoyevski kitaplarının ön ve sonsözleri Saul Bellow, Henri Troyat, Orhan Pamuk, Liza Knapp, Rene Girard, Sigmund Freud ve Murat Belge'ye ait.* Bu ön ve sonsöz yazarlarının hiçbiri Rus değil, Rusya dışındaki dünyanın yazarları. Bu önsöz seçimlerine, Türkiye'de tanınmış (Troyat, Lessing gibi) yazarların güven verici önsözleri de denemez, çünkü büyük kısmı (Knapp, Wasiolek gibi) tanınmayan, eserlerinin çevirisi olmayan kişiler. Belki temel ortak özelliklerinin, çağdaş batı dünyasında Rus klasikleriyle ilgili yazılmış etkili yazılar olmaları, bir anlamda klasikleşmiş yazılar olmaları olduğu söylenebilir: Troyat, Poggioli, Freud'un yazıları bir bakıma böyle. Edward Wasiolek ve Liza Knapp de Rusça çevirmeni ve uzmanları. Fakat İrlandalı çağdaş yazar Colm Toibit'in yazısı için bunu söylemek zor, ailesi çarlığın sonunda Rusya'dan göç etmiş olan yazar Saul Bellow'un yazısı için de: bunlar çağdaş yazarların klasiklere ilişkin yorumları. O zaman temel ortak özellikleri tek bir şey, bir Türk yazarının seçtiği önsözler olmaları. Beni düşündüren iki şey var bu noktada: birincisi, Rus klasiklerinin Rusya'da nasıl değerlendirildiği, Rusça yazılmış bu eserler hakkında Rusların ne incelemeler yapmış olduğu neden önemli değil? Tahmin etmek güç değil, bir Rus yazarının (sözgelimi Lotman) bu klasiklerden biri üzerine incelemesi bir başka (Türkçeden başka) Batı diline çevrilir ve ünlenirse, önsöz olarak burada yer alabilir. Fakat Türkçeye neden başka dillerden önce çevrilemesin? Sonuçta Rus yazar ve düşünürlerinin kendi klasikleri üzerine çok çarpıcı incelemeleri var. İkincisi, çeşitli şehirlerimizde Rus Dili ve Edebiyatı bölümleri var, burada yerli ve yabancı uzmanlar çalışıyor. Hatta İstanbul Üniversitesi'ne bağlı olan bölüm, Rus dili uzmanı olan şair ve yazar Ataol Behramoğlu'nun bölümdeki varlığıyla özel bir değer kazanmış durumda. Neden bu bölümlerde çalışan akademisyenlerin önsöz yazmaları sağlanmasın? Bunun yapılmadığı durumda, Rusçadan çeviri bir klasiğin, başka ülkelerdeki Rus dili uzmanları ya da Rus edebiyatı severlerinin yazdığı yazıların çevirisi yoluyla tanıtılması gibi tanımlaması güç bir durum ortaya çıkıyor. Bu durumda, bu metinlerin Rusça asıllarından çevrilmiş olduğunun vurgulanmasının anlamı da kalkıyor ortadan, çünkü başka bir dilden çevrilen önsöz konulabiliyorsa, metnin kendisi de başka dilden çevrilebilir demektir.** * Murat Belge'nin önsözü farklı bir şekilde sunulmuş: "Murat Belge'nin Suç ve Ceza'yı Türkiye Aydınları ve Roman Kahramanlarıyla Karşılaştıran Önsözüyle" deniyor. Murat Belge'nin önsözü romanın yazılma süreciyle ilgili bilgiler veren, Ahmet Hamdi Tanpınar'a değinen, beş sayfalık güzel bir önsöz, neden kapakta bu şekilde anılmış, anlayamadım. ** Kuşkusuz burada özellikle önsözlerden söz ediyorum, yoksa bu değerlendirmelerin bağımsız kitaplar olarak yayınlanması ayrı bir konu. Diğer yandan, bu klasikler dizisinin ünlü bir yazarın kendi özel sunumunu ifade ettiği de söylenebilir, ama hem hepsinde farklı farklı yazarların önsözleri olduğu, hem de bunun başka bir örneğini görmediğim için nasıl anlamlandırmak gerekir tam bilemiyorum.

19 Ocak 2006

Nutuk Çevirisi Çeviri Sayılmıyor

Oktay Ertan Image Hosted by ImageShack.us 18 Ocak 2006 tarihli Radikal gazetesinde yer alan habere göre CHP İstanbul İl Başkanlığı, yılbaşı nedeniyle Nutuk'u bastı. Nutuk'un telif hakkı olmadığını düşünen İl Başkanı Şinasi Öktem, IQ Kültür Sanat Yayıncılık'ın daha önce yayımladığı eserin aynısını yayımladı. IQ Kültür Sanat Yayıncılık yetkilileri olayla ilgili sessiz kalırken, 1981 yılında kurulan bir komisyon sonrasında eseri günümüz Türkçesine kazandıran Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, CHP tarafından basılan metnin kendisine ait olduğunu, üzerinde bazı ufak değişiklikler yapıldığını belirtiyor. Korkmaz, basım için Atatürk Araştırma Merkezi'ne izin verdiğini, ama ne IQ Kültür Sanat Yayıncılık'ın ne de CHP'nin kendisinden izin aldığını ekliyor ve yasal haklarını kullanmaya hazırlanıyor. Atatürk Araştırma Merkezi yetkilileri olayla ilgili olarak Korkmaz'ı destekliyor. EDİSAM avukatlarından Abdullah Egeli, eserin TBMM tutanaklarından aktarılmasında bir sakınca olmadığını, ancak emek harcanarak yeniden yazılmış bir metnin izinsiz kullanımının hak ihlali sayıldığını belirtiyor. Konunun bir de Basın Kanunu'nu ilgilendiren tarafı var. Buna göre kitaba basıldığı yer, tarih, basımcının, varsa yayımcının adları yazılmalı. Oysa bu bilgiler, telif hakkı ödenmeden basılan kitapta yer almıyor. CHP İstanbul İl Başkanı Şinasi Öktem, konuyla ilgili şu açıklamayı yapmış: "Biz Nutuk'u bastık, adresimiz belli, CHP İstanbul İl Başkanlığı. İsteyen mahkemeye versin." Radikal gazetesinin "Bu da oldu: Nutuk'un korsanını CHP bastı" başlığıyla yaptığı haberle ilişkili olarak 19 Ocak günü de açıklama yapan Şinasi Öktem, Nutuk'un telifinin kendilerine ait olduğunu söylüyor. "Nutuk, partimizin ikinci olağan kongresinde genel başkanımızın, Mustafa Kemal Atatürk'ün yaptığı açılış konuşmasıdır. Bunun Türkiye genelinde satışı CHP Genel Merkezi'ne, İstanbul'daki de CHP İstanbul İl Örgütü'ne aittir. Nutuk CHP'nin malıdır. CHP ile Nutuk'un bir arada olduğu yerde korsan olamaz." Dolayısıyla bir çevirmenin ve iki yayınevinin söz konusu olduğu, çevirmenin telif sahibinden, yayıncıların çevirmenden bağımsız olarak birbirlerinin mülkiyetlerinden yararlandığı bir durum sözkonusu.

18 Ocak 2006

Yanıltıcı Haber Çevirisinin Yanıltıcı Haberi

Sabri Gürses 16 Ocak 2006 günü Uluslararası CNN'de, İran "başkanı"Ahmedinecad'ın İran'da CNN'e yönelik yasağı kaldırmayı istediği haberi yer aldı. Yasağa bir çeviri hatası neden olmuştu. Ahmedinecad, İran'da nükleer enerjiyi kullanmak istediklerini, İran halkının buna hakkı olduğunu, uygar bir ülkenin nükleer silahlara ihtiyaç duymayacağını söylemiş, fakat CNN çevirmeni bu sözleri "İran'ın nükleer silahlar yapmaya hakkı olduğu" şeklinde çevirmiş, böylece Türkiye de dahil birçok ülkede haberin bu şekilde yayınlanmasına yol açmıştı. İran yetkilileri de bu olayın ardından CNN habercilerinin ülkeye girişini yasaklamıştı. Daha sonra önce çevirmen CNN'den özür diledi. CNN bunun bir çeviri hatası olduğunu belirterek, konuşmayı tekrar, çevirisi düzeltilmiş olarak yayınladı. Çevirmen, CNN için çalışan Lesley Howard Languages adlı çeviri bürosunun çevirmeniydi ve işten çıkarıldı. Olayın bu kısmı çarpıcı, kimin gerçekten hatalı olduğu ve bu hatanın nasıl tanımlanacağı sorusu bir yana, çeviri hatasının düzeltilme yolu da ilginç: düzeltilmiş çeviri adlı yeni bir çeviriyle düzeltiliyor, izleyen ve dinleyenler bunun doğru çeviri olduğundan nasıl emin olacak? Bir başka çarpıcı yan, bu haberin Türk CNN'inde nasıl verildiği: 17 Ocak 2006 tarihli haberde, "CNN özür diledi, İran'da yasak kalktı" başlığı kullanılmış ve (Dünya'dan haberler bölümünde verilen) haberin içinde çeviri hatasına ilişkin tek bir satır yok. Sadece tek bir yerde, Ahmedinecad'ın sözlerinin CNN tarafından farklı ("nükleer silah bizim hakkımızdır" şeklinde) "ifade edildiği", CNN yasağının nedeninin bu olduğu belirtilmiş. Dolayısıyla çeviri süreci haberin içinden tamamıyla silinmiş. Oysa büyük olasılıkla Türk CNN'i de haberi yanlış çeviriyle aktarmış olmalı, buna göre sonradan düzeltilmiş çeviriyle tekrar aktarması gerekmez mi? Eğer düzeltmiyorsa, çok yanlış ve sorun yaratıcı bir haberle kamuoyunu yanıltmış olmuyor mu?

17 Ocak 2006

Bir Irak Çevirmeninin Anısına

Sabri Gürses Irak'ta bir çevirmen daha öldürüldü: 9 Ocak'ta. İnsanlar ölüyor, türlü meslekten insan adı ya da sıfatı anılmadan ölüyor Irak'ta. Çevirmenler öldürüldüğünde genellikle haberler şöyle oluyor: "X gazetesinden Y kişi ve çevirmeni öldürüldü." Bu son haber de önce şu şekildeydi: "Christian Science Monitor gazetesinden Jill Carroll ve çevirmeni öldürüldü."

Kuşkusuz çevirmenlerin bu isimsizliğinde, hayati tehlikeler yüzünden kendi isimlerini saklı tutmak istemeleri de önemli rol oynuyor. "interpreter .. asked not to be identified": Irak'ta ölen çevirmenin ölmeden önce gazeteciyle birlikte bindiği aranın şoföründen rica ettiği son şey bu, "çevirmen .. isminin açıklanmamasını istedi." Çevirmenin ismi öldükten sonra açıklandı: Elin Enviya (Alan Enwiyah, 32). Çevirmen Elin, kaçırılan gazeteciden önce, alnına sıkılmış iki kurşunla ölü olarak bulunmuş, hakkındaki bilgiler de bu kadardı.

12 Ocak günü, Riverbend adlı Iraklı bir internet yazarı (blogger), Elin ve gazeteciyle ilgili bir anma yazısı yayınladı. Bu yazıda Elin'le ilgili hüzünlü bilgiler yer alıyor:

“Öldürülen çevirmenin iyi bir dostum olduğunu, Alan’ın Ezgisi adlı dükkandaki Alan olduğunu sonradan anladım ve iki gün boyunca ağladım.

Herkes onu basitçe ‘Alan’ olarak tanırdı, ya da Irak Arapçasındaki sesletimiyle “Elin.” Savaştan önce, Bağdat’ın en iyi bölgesi olan Arasat’ta, bir müzik dükkanı vardı. Burada Arapça ve enstrümental müzikler satardı, ayrıca düzenli müşterileri de vardı – yabancı müzik seven batılılaşmış Iraklılar. Rock, alternatif müzik, caz vb. dinleyen bizler için onun yerini dolduracak fazla kimse yoktu.

Kaçak CD, kaset ve DVD satardı. Dükkanı sadece bir müzik dükkanı değildi, bir cennetti. O dükkandan CD ve kasetlerle, müziğin sağladığı rahatlamanın beklentisiyle dolu bir halde çıktığım zamanlar hayatımın en mutlu anları arasındaydı. Abba’dan Marilyn Manson’a dek bir sürü müziği vardı. Her şeyi bulabilirdi. Tek yapmak gereken ona gidip, ‘Alan, radyoda harika bir şarkı duydum… bulsana bana!’ demekti. O da oturduğu yerden sakince şarkıyı kimin söylediğini sorardı? Bilmiyor musun? Peki, erkek mi kadın mı? Tamam. Sözleri hatırlıyor musun? Büyük olasılıkla zaten duymuştu şarkıyı ve hatta sözlerinin bir kısmını biliyordu.”

Riverbend, Elin’le ilgili daha bir çok şey söylüyor, aslında elektrik mühendisi olduğunu, ama müziğe tutkun olduğunu, savaştan sonra müzik prodüktörlüğü yapmak istediğini.. ve çok hüzünlü bir şekilde bize Bir İnsan Olarak Çevirmenin Portresi’ni sunuyor. Orada, kargaşanın hakim olduğu ülkede onun iki gün boyunca nasıl, niye ağladığını hissediyor insan. 32 yaşındaki bu çevirmeni bir arkadaşım olarak hayal etmekte güçlük çekmiyorum.

Fakat hayal etmekte güçlük çektiğim bir şey var. Bu haberin tersten yazıldığı bir dünya var mı? Çevirmen ve gazeteci yer değiştirseler ve bu kaçırıp öldürme olayı İngilizce konuşulan bir ülkede geçse, Iraklı gazeteciye yerel bir İngilizce çevirmeni eşlik etse, haber yine aynı nitelikte mi olur? Yine çevirmen isimsiz mi kalır, isminin açıklanmamasını ister mi? Böyle bir dünya olmasın diye mi Irak'ta Amerikalılar?

Yanıbaşımızda bir kargaşa sürüyor, hayali bir dünyada bu kargaşadan uzak duruyoruz: oysa önce kamyonculardı, sonra askerler oldu, sonra çevirmenler konu oldu. Yakında İran’da kargaşa olursa, Türkiye’den çevirmenler oraya da gitmeyecek mi? Bu kargaşalar niye başlamıştı, artık sona eremez mi? Simon&Garfunkel şarkılarının birçoğunun sözlerini biliyorum, bir gün onları bir savaşta mı mırıldanacağım?

(ilk resim: Jill Carroll, ya da onun bir Iraklıya çevirisi; ikinci resim: Elin Enviya. Bir IT müdürünün sitesinde Enviya ve Carroll'la ilgili ayrıntılı bilgiler var. Burada ve referans verdiği bir başka gazetecinin Bağdat Hazinesi adlı sitesinde Enviya'nın ailesine kredi kartıyla yardım aktarılabiliyor.)

Bu yazı ayrıca Bianet'te yayınlanmıştır.

Dara-Daryüs Savaşı

Oktay Ertan Image Hosted by ImageShack.us 15 Ocak 2006 tarihli Vatan Gazetesinde yer alan yazısında Zülfü Livaneli, "History Channel" adlı tarih kanalında izlediği bir belgeselden bahsetmiş. Belgeselde Makedonya kralı İskender'le Pers kralı Dara arasında geçen savaş konu edilmiş ve program boyunca Dara'dan "Drayüs" olarak bahsedilmiş. Bizde Dara olarak bilinen Pers kralına Batılıların Daryus dediğini hatırlatan Livaneli, yanlış kullanımın çeviri kaynaklı olabileceğini ortaya koyuyor. Bu bağlamda yazar, çevirmenlerin "dereyi geçip çayda boğulduklarını" ifade ediyor. Yazını sonraki bölümünde Livaneli, dublaj çevirilerinden yakınıyor ve kulağa garip gelen bazı dil kullanımlarının sadece çeviri kaynaklı olmayabileceğini, kaynak kültürün ve kaynak dilin özensiz kullanımının da bunda etkisi olabileceğini ekliyor.

16 Ocak 2006

Çevirmen Nilgün Marmara

Sabri Gürses Nilgün Marmara, 19 yıl önce Ekim 1987'de, 29 yaşında intihar ettikten sonra derlenen şiir ve yazılarıyla 90'ların şiirini belli ölçüde etkiledi. Daktiloya Çekilen Şiirler'in değişik bir şiir dili vardı; Türk şiir geleneğinin dışında, İkinci Yeni'ye bile uzak duran bir dili vardı. Bu dilin özellikleri üzerine bir inceleme yapılmadı, o yüzden kesin bir şey söylemek zor, fakat Marmara'nın aynı zamanda şiir çevirmeni olduğunu, Sylvia Plath şiiri çevirileri (ve Plath şiiri üzerine bir tez) yapmış olduğunu hatırlamak ilginç sorular doğuruyor. Belki de Marmara'nın şiir dili çeviri şiir dili denebilecek özellikler barındırıyordu, belki çevirdiği dilin şiirsel özelliklerini benimsemişti? Roman çevirilerinin yerli roman yazarlığını beslediği apaçık görünen bir gerçekken, şiir çevirilerinin şiir yazarlığını beslediği üzerinde de durmak gerekli belki. "GERİYE DÖNÜŞSÜZ Her yüz kabulü parçalanmayı çağıran eliaçıklık, ama, Yüzüm yanındadır seninkinin, sırlı camın değerbilirliğinde, İmgeleriz birbirimizi içsel yakarıyla, bilirim. Sakınmayla ertelediğimiz, gecikmiş an, Kurtulsun dilerim kuşkudan; sorusundan gerçek mi, gerçek mi? Budur çünkü kesen elleri, göğümüzü şaşırtan, Alıkoyan yağmur kokan otlardan bedenlerimizi. Budur sorgulayan özdeş isteklerimizi, bağlansın mı, bağlansın mı bebekliğe? İçinden geçmeyi seçerken bir durallığın, Ürkünç devinimine zincirlenme korkusu; o esriten kızıl değişimin. Şimdi gözyaşı ve endişe küplerini gizliyor aşk, kanadında. Bilemediğimiz ayin, şarkılarını bekletiyor dil için! Kaçtığımız her kare duvarına ekleniyor yuvarlak avlunun, üçgenleri yok ederek sonunda tutsak edileceğimiz! Nisan, 1980, Nilgün Marmara"

Robot El Çevirmen

Japonya, Sasagrumaşi'de sergilenen 80 santimetrelik bir robot el söylenen basit sözleri ve ifadeleri işaret diline çevirebiliyor. Robotun içindeki bir mikroçip 50 sözcüklük Hiragana hecesini ve "günaydın" gibi basit sözleri anlıyor ve bu bilgileri elin içindeki bir merkezi bilgisayara gönderiyor, daha sonra bilgisayar bilgileri parmaklarda bulunan mikromotorlara aktarıyor ve duyduğu sesi işaret diline çevirmiş oluyor. Bu robot eli icat eden Keita Matsuo (39) ve Hirotsugu Sakai (38) iki öğretmen. İşitmekte güçlük çeken öğrenciler için tasarlamışlar. Daha önce, 2003 yılında buna benzer, fakat daha basit bir sistemi Amerika'da Damien Gaudry icat etmiş. Gaudry'nin robot eli çeviri yapmıyor, fakat işaret diliyle göstermesi istenen harfi, mekanizmasına tuşlanırsa gösterebiliyormuş. (Kaynak: INTRANEWS, resimde görülen Gaudry ve elleri)

13 Ocak 2006

Kuş Gribi Çevirileri

Sabri Gürses 5 Ocak 2006 günü Koçyiğit ailesinin 14 yaşındaki çocuğu Mehmet'in kuş gribinden öldüğü resmi olarak açıklandı. Vatan gazetesinde konuyla ilgili haber verilirken, kuş gribinin kısa tarihçesi ve çeşitli bilgiler, Dünya Sağlık Örgütü'nden, BBC'den ve Amerikan Salgın Hastalıkları Önleme Merkezi'nden çevirilerle aktarıldı. 8 Ocak günü Reuters ajansı için Ümit Bektaş ve Barış Atayman'ın hazırladığı bir haberde de Marifet Koçyiğit'in bir açıklaması yer aldı ("When Mehmet Ali first fell sick, we did not even have the two lira ($1.30) to take him to hospital"), fakat burada annenin yerel Kürtçe konuştuğu, bu bölgede yaşayanların Türkçeyi çok az konuştuğu ya da hiç bilmediği belirtildi. 9 Ocak gününe dek Koçyiğit ailesinin üç çocuğu ölmüştü, yapılan cenaze töreniyle ilgili olarak Hürriyet'in Londra muhabiri Faruk Zabcı'nın haberi yer aldı. Haberde anne Marifet Koçyiğit'in The Mail on Sunday gazetesine bir açıklama yaptığı ifade ediliyor, bu açıklama aktarılıyordu: "Kendimi suçluyorum. Hastalıklı tavukları yemenin zararlı olduğunu bilmiyordum. Yıllarca hastalıklı tavukları sorun çıkmadan yedik. Kuş gribi diye birşeyden haberim yoktu. Çocukları keşke hastalandıklarında hastaneye götürebilseydim ama biz fakiriz ve hastaneye gidecek param yoktu." Yine 9 Ocak günü Koçyiğit ailesinin Sunday Telegraph ve The Times adlı İngiliz gazetelerine yaptıkları açıklamaların haberi Vatan gazetesinde yer aldı. Sonuç: bir hafta içinde çeviri yoluyla, önce bir hastalığı ve korunma yollarını öğrendik, ardından bu hastalığı yaşayan insanların neler yaşadığını ve hissettiğini.

09 Ocak 2006

Kuran'da "Kurban" Neyin Çevirisi?

Sabri Gürses (12 Ocak tarihli Milliyet gazetesinde Taha Akyol "Kurban Şart Değil" başlıklı bir yazı kaleme almış: kanımca Akyol da yazısında, bir yorum ya da çevirinin gelenekleşmesini konu ediyor.) Okurlarımızın Kurban Bayramı kutlu olsun. Ben bayramları severim, akrabaların, dostların birbirini görüp sohbet etmesi, hatır sorması için güzel bir fırsat. Modern yaşamda ne kadar güçleşmiş, tuhaflaşmış olursa olsun, bayram ziyaretlerinin hâlâ çocuksu, neşeli bir yanı var. Fakat kurbanla bayramın yanyana gelmesinde hüzünlü bir yan da var sanki, sanki kurban ve bayram yan yana olmaz iki kavrammış gibi. Bunu düşünerek Kuran-ı Kerim çevirilerinde* “kurban” konusunun nasıl ele alındığına bakmak istedim.

“Kurban” kavramı Kuran’da beş surede geçiyor. Bunlardan 2, 3 ve 5. surelerdeki bahsi genel nitelikte. Bizim bayram olarak andığımız dönemi ele alan sure 22., Hac suresi. Ayrıca Kuran’ın sonuna doğru, 108. Kevser suresinde bir kere, çok farklı bir bahisle anılıyor.

Benim 22. Hac suresinden anladığım, kurban kesme eyleminin Hac döneminde ve Kabe çevresinde yapıldığı. 27, 28 ve 29. ayetlerde haccın ilan edildiği, insanların yaya ya da binek hayvanla Kabe’ye gelmeleri gerektiği, burada temizlenerek adaklarını yerine getirmeleri ve Kabe’yi tavaf etmeleri gerektiği bildiriliyor.

33. ayette “kurban”ın varacağı yer bildiriliyor, çeviriler arasında aşırı bir fark yok (parantez içindekiler çevirmenin yorumu, eklemesi):

Süleyman Ateş çevirisi: “O (hayva)nlarda belli bir süreye kadar sizin için menfaatler vardır. (Bir zaman için onların sütlerinden, yünlerinden yararlanırsınız), sonra onların varacakları yer, Eski Ev(Kâ’be)dir. (Orada kurban edilirler).”

Diyanet Vakfı çevirisi: “Onlarda (kurbanlık hayvanlarda veya hac fiillerinde) sizin için belli bir süreye kadar birtakım yararlar vardır. Sonra bunların varacakları (biteceği) yer, Eski Ev’e (Kâbe’ye) kadardır.”

Güneş gazetesi Bilim Araştırma Kurulu (1982) çevirisi: “Kurbanlık hayvanlarda sizin için belirli bir süreye kadar fayda vardır. Sonra bunlar kesim yeri olan Beyt-i Atik’de, Kâbe’de son bulur.”

34. ayette konu biraz daha açıklanıyor, fakat çeviriler çok farklı:

Güneş kurulu çevirisi: “Her ümmet için, kurban kesecek yer yaptık ki, işte orada Allah’ın rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanları keserken Allah’ın adını ansınlar.”

Diyanet Vakfı çevirisi: “Biz, her ümmete -(kurban kesmeye uygun) hayvan cinsinden kendilerine rızık olarak verdiklerimiz üzerine Allah’ın adını ansınlar diye- kurban kesmeyi gerekli kıldık.”

Süleyman Ateş çevirisi: “Biz, her ümmet için bir kurban ibâdeti koyduk ki Allâh’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanların üzerine O’nun adını ansınlar.”

Yaşar Nuri Öztürk çevirisinde bütün anlamlar bir arada veriliyor: “Biz her ümmet için bir kurbanlık hayvan kesme zamanı/kurbanlık hayvan kesme yeri/kurbanlık hayvan kesme tarzı belirledik ki, kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanların üstüne Allah'ın ismini ansınlar.”

Güneş gazetesi çevirisinde 33 ve 34. ayetler arasında devamlılık var, önce kurbanın Kabe’ye varacağı belirtiliyor, sonra burada kurban kesilirken Allah’ın adının anılacağı belirtiliyor.

Diğer çevirilerdeyse, devamlılık kaybolmuş, vurgu tekrar 27-29. ayetlerde söylenen şeye kaymış, kurbanın “gerekli” bir “ibadet” olarak “konduğu” söyleniyor. (Öztürk çevirisinde Kabe vurgusu özel bir anlam kazanmış: “bir kurbanlık hayvan kesme yeri belirledik.”)

Aynı belirsizlik (konusu Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın iki cihanın efendisi olacağının bildirilmesi olan) Kevser suresinin çevirileri için de sözkonusu:

Güneş gazetesi komisyonu çevirisinde 2. ayet şöyle: “O halde Rabbin için namaz kıl, kurban kes.”

Diyanet Vakfı çevirisinde şöyle: “Şimdi sen Rabbine kulluk et ve kurban kes.”

Süleyman Ateş çevirisinde şöyle: “Öyleyse Rabb’in için namaz kıl ve nahret (kurban kes veya ellerini boğazına kadar kaldırıp tekbir al).”

Diyanet Vakfı çevirisinde şu açıklama yer alıyor: “Bu sûrede kurban kesmek emredilmiştir. Kurban yakınlık demektir. Kurban kesmekten asıl maksat, bu ibadetle Allah’a yakınlık kazanmaktır.)”

Yaşar Nuri Öztürk çevirisinde -çeşitli anlamlarıyla birlikte- şöyle: “O halde, sen de Rabbin için namaz kıl/dua et ve göğsünü gererek dimdik dur/sağ elini sol elinin üzerine koyup kıyam et/namazı vakti girer girmez kıl/kavrayışını bilgi ile derinleştir/eti yenecek hayvan kes!”

Bu çevirilerden yola çıkarak yorum yapılırsa, kurban kesmek boyun eğmek anlamına geliyor, çünkü namaz kılmakla kurban kesmek bir arada kullanılıyorsa, bunlar arasında bir yakınlık olması gerekir. Süleyman Ateş çevirisi bu noktada açıklayıcı: namaz sırasında yapılan tekbir hareketi de “kurban kesmeyi” karşılıyor.

Sonuçta şöyle bir soru doğuyor insanın içinde, acaba bir yanlış yorum mu sözkonusu? Aslında Kuran-ı Kerim’de emredilen şey namaz kılarak, ibadet ederek Allah’a yakın olmak ve Hac’ca gidildiği zaman kurban kesmek de, bir noktada yanlış bir çeviri ya da yorum mu yapıldı?** Yoksa çevirilerden Kuran’da belirgin bir şekilde kurbanın Kabe’de, Hac sırasında kesilmesi gerektiği söylendiğini anlıyoruz ve Müslüman inancına göre bayram sırasında inananlar Kabe’nin çevresinde toplanmış mı sayılıyor? Belki de daha kesinlikli bir Kuran çevirisine ihtiyacımız var?*** (ilk resim bir marketin internet sitesinden alıntı, ikinci resim bir yardım derneğinin tanıtımı, kurbanlık canlandırma koyun şen bir şekilde gülüyor (aynı sayfada hayvanlarla ilgili üç haberin yanyana gelmesi garip bir tesadüf), kanımca bu iki örnek, dini bir ritüelin ticari işleme çevrilerek saçmalaştırılaşlabileceğini ortaya koyuyor.)

* Genelde "meal" olarak anılan metinlerin çeviri olarak anılmasının daha doğru olduğunu sanıyorum. Sonuçta bunlar, anlama ağırlık verilerek yapılmış olan çeviriler. ** Kurban'ın bir müslüman için ne tür bir ibadet olduğunun yorumu, sanırım daha çok hadislere dayanılarak yapılıyor: kurban vacip mi, yoksa sünnet mi? Ayrıca kurban dağıtılanların yoksulluk ölçütü nasıl belirleniyor, bu konu da karışık. *** Diyanet Vakfı çevirisinde 6. surenin 162. ayetinde de “kurban” sözcüğü geçiyor. Fakat ayetin ardından şöyle bir not var: “Meâlde kurban olarak tercüme ettiğimiz ‘nüsük’ kelimesi bazı müfessirlerce ibadet olarak açıklanmıştır.” Bu da “kurban”ın anlamları açısından düşündürücü bir başka nokta. Ayrıca örnek olarak, kuran.gen.tr adresinde yer alan İngilizce çeviriler arasında da Türkçe çevirilerdekine benzer bir farklılık bulunuyor, Yusuf Ali çevirisinde 34. ayette “kurban” yerine “rite (of sacrifice),” M. H. Shakir çevirisinde “acts of devotion,” Hilali&Khan çevirisinde “religious ceremony” deniyor.

08 Ocak 2006

"Tutunamayanlar" Bir Çeviri Mi?

Sabri Gürses Yabancı film adları genellikle serbest çevirilir ve bazen insanı sersemletecek ölçüde değişik sonuçlar çıkar ortaya. İzlandalı yönetmen Dagur Kari'nin Voksne Mennesker adlı 2005 filmi Türkiye'de gösterime Tutunamayanlar adıyla girdi. Herhalde filme ad koyanlar, Tutunamayanlar adını filmin içeriğine bakarak koydular. Çünkü filmin uluslararası İngilizce adı Dark Horse olarak geçiyor. Özgün adın birebir çevirisi İngilizce Grown Up People (Yetişkin İnsanlar), film uluslararası dağıtıma girmeden önce İngilicede bu adla tanınıyormuş, 2005 Cannes festivalinde de bu adla oynamış, anlaşılan uluslararası dağıtımcı da filmin adını uyarlama gereği duymuş. Bu nedenle Türkçe adı koyanların film için (Tutunamayanlar adının bizdeki çağrışımlarından yola çıkarak) özgün adın içeriğine yakın bir ad bulmaya çalıştığını düşünebiliriz. Fakat, sorulabilecek olan soru şu: ünlü bir yapıtın adı çeviri olarak sunulabilir mi? Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar adlı romanı filmin imgelemiyle örtüşen yanlara sahip olabilir, ama bir yapıtın adı çevrilirken bir başka yapıtın adı kullanılabilir mi? Bu bir çeviri sayılır mı, yoksa telif hakkı ihlaline mi girer?* * Bir yapıtın başka bir yapıtın adını kullanmasının örneği olarak, James Joyce'un Ulysses'i ünlü bir örnek. Joyce'un yapıtına bu adı vermesinin nedenlerinden biri de, Homeros'un yapıtına alaycı bir gönderme yapmaktı. Dolayısıyla bu kitabın Türkçeye İlyada değil de Ulysses adıyla çevrilmiş olması biraz şaşırtıcı, yapıtın bütün esprisini yabancılaştıran bir şey olmuş sayılabilir. Kuşkusuz benzerlik taşısa da, bu ünlü örnek yukarıdaki Dagur Kari'ye ait filmin adının Tutunamayanlar olarak çevrilmesini anlaşılır kılmıyor, çünkü hem telif hakkı ihlali sözkonusu değil, hem de Türkçeye çeviriyi yapıtın sahibi yapmıyor. Bu durum ancak Joyce Ulysses'i yazmış olsaydı ve Yunanca çevirmenleri Homeros'un yapıtını İngilizceye Joyce'un yapıtının yayımlanmasından sonra ve bu adla çevirselerdi benzer olurdu. Herhalde Joyce büyük, çok büyük öfkeye kapılırdı. Düzeltme: Yukarıdaki paragrafta geçen İlyada bir hata. Sn. Necmiye Alpay'a buna dikkat çektiği için teşekkür ederim. Ulysses, Odysseia'nın Latinceleştirilmiş hali. Dolayısıyla, Joyce'un yapıtı İlyada'ya değil, Odysseia'ya yönelik bir gönderme. Sonradan bakınca gördüm, Ahmet Cevat Emre Odysseia çevirisinde bu konuya bir yerde değiniyor: "Odysseus ismini Fransızlar Ulysse diye dillerine çevirmektedir. Yalnız Leconte de Lisle Odysseus suretinde transkripsiyonunu yapıyor. Pavlaki'nin Odisya transkripsiyonu sağlam hiçbir esasa dayanmaz." (Odysseia, 2. bsm., 1963, s. 50). A. Erhat ve A. Kadir çevirisinde, gördüğüm kadarıyla, buna ilişkin bir değinme yok. Kısacası, "Joyce'un Ulysses'i Homeros'un Odysseia'sına karşılık geliyor, bu adla çevrilebilirdi" argümanına karşı çıkabilecek bir şey söylenebilir: Ulysses Odysseia'nın İngilizcesi, İngilizceden çevrildiği için de özgün adı kullanılmalı. Yani, sanırım.

07 Ocak 2006

Postmodern Kölelikler

Sabri Gürses 6 Ocak 2006 tarihli Hürriyet gazetesinde üzücü bir haber vardı. Haber 90'lardan bu yana, ekonomik çöküntüye düşen ülkelerde, özellikle eski doğu bloku ülkelerinde çok yoğun ve acılı bir şekilde yaşanan kadın ve çocuk köle ticareti ağına kapılmış bir Gürcü kadınını konu ediyordu. Altı ay kadar önce Türkiye'de "tercüman olarak" çalışmak üzere davet alan bu kadın, geldikten sonra bir eve kapatılmış, seks işçisi olarak çalıştırılmış, hatta bu sırada hamile kalmış. Bu tür haberlerin neredeyse haftada bir yayınlanır olması düşündürücü aslında. Bu haberde değişik bir yön de vardı: birincisi, kuzeyden Türkiye'ye çalışmaya gelenler genellikle "nataşa" olarak küçültücü bir şekilde anılıp geçiliyor, meslekleri sözkonusu edilmiyordu. Çevirmen olduğunu muhabir mi saptadı, yoksa kendisi mi söyledi, önemli bir ayrıntı belki de. Büyük olasılıkla Rusça çevirmeni olmalı. Her koşulda bu haberde bu felaketi yaşayan kişiye kadın denilerek geçilmemesi, mesleğinin açıkça anılması önemli bir şey. Rusya'nın ve Rusçanın ülkemizde popüler tanınma şekli açısından kendimize kesinlikle özeleştiri yöneltmeliyiz. Fakat diger yandan, başka eleştiriler de sözkonusu olabilir. Birkaç gün önce öğrendiğim bir olay beni oldukça şaşırttı doğrusu: 2004 yılında Antalya'da bir Rus erotik filmi çekilmiş. 2002 yılında kurulmuş olan Eros-Film adlı film şirketinin (sanırım sahibi ve) film yönetmeni olan Armen Oganezov, 2004 yılında bir Rus turizm şirketiyle film anlaşması yapıp bir film çekmek üzere Antalya'ya gelmiş. В Турцию со своим самоваром (Kendi Semaverimizle Türkiye'de) adlı film, film için hazırlanan internet sayfasından anlaşıldığı kadarıyla, yönetmenin kendisini ve rol arkadaşlarını Antalya'da çeşitli otellerde tatil yaparken gösteren, erotik bir film. Turizm şirketinin ve otellerin tanıtılmasına yönelik, tanıtım ağırlıklı, erotik temalar eşliğinde kameraya alınmış tatil görüntülerini içeren bir film. "Kahramanlarımızı Antalya'da nasıl sürprizler bekliyordu, özellikle de yakışıklı Türk erkeği Hasan'la tanıştıktan sonra, bu filmi izleyerek öğreneceksiniz" diye tanıtılıyor. Filmin hedef kitlesini tanımlamak zor, çünkü film herhalde Rusça, İngilizce, Almanca, Fransızca ve İtalyanca'ya çevirilere sahip (sitenin çevrildiği diller bunlar). Filmin hedefini anlamak da zor: Antalya'da tatil yapmaya mı davet ediyor, kimi davet ediyor, Hasan'la tanışmanın önemini mi konu ediyor? Hasan rolünü oynayan kişi Anton Davidov adlı bir Rus oyuncu (resimde görülüyor). Dolayısıyla çeviri yapmak gerekmemiş olmalı, büyük olasılıkla otellerde de Rusça ve İngilizce konuşulabiliyordu, Türkçeye başvurmak pek gerekmedi. Garip dünya. Bir tarafta kuzeyden çevirmenlik yapmaya gelen ve bir eve kapatılarak seks kölesi olarak kullanılan bir kadın, bir tarafta kuzeyden gelerek tatil yapan ve bu tatili erotik filme dönüştüren bir seks filmi şirketi. Eski Sovyet ülkeleriyle Türkiye'nin ilişkisi tuhaf bir hal aldı gerçekten.

05 Ocak 2006

Çeviri ve Yerelleştirme

Oktay Ertan Okan Üniversitesi tarafından düzenlenen Çeviribilim Seminerlerinin 5 Ocak 2006'daki oturumunda Boğaziçi Üniversitesi Çeviribilim Bölümünden Prof. Dr. Işın Bengi-Öner, "Çeviribilimde Bir Konu Olarak Yerelleştirme - Yerelleştirmede Bir Konu Olarak Çeviri" konusunda söz aldı.

Bengi-Öner konuşmasına çevirmenlerin 1960'lı yıllardaki ve 2000'li yıllardaki çalışma koşullarını karşılaştırarak başladı. Bilgi kaynaklarının artmasının ve bu kaynaklara erişimin eskiye göre çok daha kolay olduğuna değinen Bengi-Öner, bu durumun çeviri üzerinde etkili olmasının kaçınılmaz olduğunu belirtti. Kendisinin de piyasa çevirmenliği ile çeviriye başladığını ve daha sonra akademisyen olduğunu belirten Bengi-Öner, eski ve yeni çeviri yaklaşımlarıyla karşılaştığını belirtti. Holmes'ün 1970'li yıllardaki çalışmalarının, çeviribilimin oluşumu bakımından temel sayılabilecek önemde olduğunu hatırlatan Bengi-Öner, Toury'nin betimleyici çalışmalarının da Holmes'ün ortaya koyduğu bu modeli ele aldığını sözlerine ekledi. Bengi-Öner, yerelleştirmenin "yazılım ve ağ ürünlerinin çeviri yoluyla kullanılabilir hale getirilmesi" şeklinde tanımlandığına değinirken kavramın yerel kültürle bağlantılı olarak veya uluslararası bağlamda kullanılabileceğini hatırlattı. Bu noktada yerelleştirme kavramıyla ilgili tartışmalara değinen Bengi-Öner, Bert Esselink'in "Çeviri yerelleştirmenin sadece bir kısmıdır." sözünü tartışmaya açtı. Yerelleştirme kavramının çeviriyle çok daha fazla ilişkili olduğunu dile getiren Bengi-Öner, bu konuda teknik alan-çeviri gibi farklı alanlar arasındaki ilişkilerden doğan verilerin konuya açıklık getirebileceğini belirtirken Dilek Dizdar'ı konuşmaya davet etti. Dizdar konuyla ilgili olarak toplum çevirmenliği örneğini verdi. Toplum çevirmenliğinin rolü üzerinde daha ayrıntılı düşünülmesi gerektiğini belirten Dizdar, metin kavramının katmanlı olduğunu ve yazılı çeviri ile sözlü çevirinin, metnin algılanması bakımından aynı düzlemde değerlendirilmesinin zorluğundan bahsetti.

Doç. Dr. Alev Bulut, yerelleştirme bağlamında çevirmen rolünün esnek olabileceğini hatırlatarak çeşitli alanlardaki çevirmenlerin aslında bir mühendis kadar konunun içinde yer alabildiğini, bu nedenle şirketlerce "çevirmen" olarak addedilmemiş kadroların bile en önemli görevlerinin çeviri olabileceğini sözlerine ekledi. Yerelleştirmenin bir ekip tarafından yapıldığına değinen Bulut, çevirmenlerin bu ekip içerisinde sadece çevirmen kimlikleriyle yer almayabileceklerini, bundan daha farklı görevler de üstlenebileceklerini belirtti. Toplantının sonlarına doğru Çağlar Tanyeri çeviribilim kavramı olarak yerelleştirme ve uyarlamaya değindi ve konuyu edebiyat ekseninde tartışmaya açtı. Can Yücel'i örnek olarak gösteren Tanyeri edebiyat çevirilerinde yerelleştirmeyle uyarlamanın çevirilerde önemli roller üstlendiğini dile getirdi. Bunun üzerine Bengi-Öner, Can Yücel çevirilerini kendi derslerinde işlediğini ve Yücel'i derse davet ettiğini anlattı. Yücel'in çeşitli çevirilerinde verdiği ilginç kararları hatırlatan Bengi-Öner, Yücel'in, öğrencilerin tüm sorularına içtenlikle yanıt verdiğini ve kararlarını verirken önemli araştırmalar ve kaynak taramaları yaptığına değindi. Bengi-Öner, gerek kendine özgü kararlarıyla, gerekse kültürel uyarlamalarda gönderme yapılan yapı ve karakterlerin başarısıyla Yücel'in, bu alanda verilebilecek en iyi örneklerden biri olduğunu sözlerine ekledi. (Yerelleştirmenin ortaya çıkabilmesi için kültürlerarası herhangi bir aktarımın varolması gerekliliğinden dolayı, çevirinin yerelleştirmeyi kapsadığını ve çeviriden bağımsız olarak yerelleştirme kavramından söz edilmesinin zor olduğunu düşünüyorum. Bununla birlikte her çeviri kararının da yerelleştirici amaç ve gerekçelerle verildiğini söylemek doğru olmayabilir. Özellikle yazılım ve ağ işlemlerinde yerelleştirme sözcüğünün çeviri sözcüğü yerine kullanıldığını görüyoruz; bu kullanım yerelleştirme ile kastedilen kültür öğelerinin uyarlanmasını ve her kültür için ayrı bir planla dönüştürülmesi anlamını es geçebilir. Son zamanlarda çeşitli internet kaynaklarında "glocalisation" diye bir sözcüğe rastlıyorum; globalisation (küreselleşme) ve local (yerel) sözcüklerinin karışımı olan bu kavramın değerlendirilmesi de tartışmaya farklı bir boyut getirebilir.)

04 Ocak 2006

Çevirmen Otomat Mıdır?

Çeviribilim yazarlarından Sabri Gürses'in Rusça çevirmenlerinin Rusça çevirilerde sansür yaptığı savlarından yola çıkarak, çevirmenin çeviri kararları ve yayınevi-çevirmen ilişkisi üzerinde duran Soğuk Savaş adlı bir yazısı internet haber gazetesi bianet'in biamag bölümünde 31 Aralık günü yayınlandı.

Okan Üniversitesi'nde Hans J. Vermeer

Okan Üniversitesi'ndeki çeviribilim seminerleri kapsamında 5 Ocak 2006, perşembe günü Prof Dr. Işın Bengi Öner'in "Çeviribilim'de Bir Konu Olarak Yerelleştirme" başlıklı semineri gerçekleştirilecek. Diğer yandan ünlü çeviribilimci Prof. Dr. Hans J. Vermeer de 20 Ocak 2006 tarihinde, Cuma günü ve 18 Mart 2006 tarihinde, Cumartesi günü ingilizce olarak "Deconstructing Translation" (Çevirinin Yapısökümü) üstbaşlığını taşıyan iki konferans verecek.

Yanıltıcı, Kafa Karıştırıcı, Küreselci Çeviri

Sabri Gürses Bu yazının genişletilmiş hali için, "Yanıltıcı Haber Çevirileri," Bianet, 07.01.2006 Küreselcilik karşıtı yazar George Monbiot, sitesinde "İngiltere Soykırımlarını Nasıl Reddediyor" başlıklı bir yazı yazmış. Yazıda genel olarak İngiltere ve diğer AB üyesi ülkelerin açık sömürgecilik döneminde işledikleri suçlara değiniliyor, bu ülkelerin bu suçları unutturmak için özel bir yöntem benimsedikleri, bunları sürekli ve açıkça konuşulur kıldıkları söyleniyor, AB ülkelerinde medyanın özel rolüne dikkat çekiliyor. Bu çerçevede Orhan Pamuk'a dava açılmasının, soykırım temasının yasaklanma çabasının "aptalca" olduğu söylenerek, Türkiye'nin bu konuda AB ülkelerinin deneyimlerinden öğrenebileceği çok şey olduğu fikri geliştiriliyor. Yazı ilginç bir yazı, Monbiot daha çok küreselcilik karşıtı tartışmalarda anılırken, bu yazısı bazı Türkçe yayın organlarında yer almış, kısmen çevrilmiş. Fakat yazıdan da ilginç olan şey, bu kısmi çevirilerin özel bir sansürle yapılması. Çeviri ve haberler genel olarak "İngilizden soykırımı inkar dersi, Mezalimleri inkar etme yöntemi, Guardian'dan Türkiye'ye soykırım tavsiyesi" gibi başlıklar altında yer aldı. Oysa Monbiot'nun yazısının son paragrafı çok çarpıcı bir cümleyle sona eriyor. Bu paragrafın çevirisi NTVMSNBC'de yer alırken en önemli kısmı, yani son cümlesi çıkartılmış. Metnin aslı şöyle: "Turkey’s accession to the European Union, now jeopardised by the trial of Orhan Pamuk, requires not that it comes to terms with its atrocities; only that it permits its writers to rage impotently against them. If the government wants the genocide of the Armenians to be forgotten, it should drop its censorship laws and let people say what they want. It needs only allow Richard Desmond and the Barclay brothers to buy up its newspapers, and the past will never trouble it again." Benim altını çizdiğim kısma yer vermeyen NTVMSNBC çevirisi şöyle: "Türkiye’nin şimdi Orhan Pamuk davası ile tehlikeye giren AB üyeliği, geçmişteki zulümlerle hesaplaşmasını değil, yazarlarının bu konuda öfkelenmesine izin vermesini gerektiriyor. Eğer Türk hükümeti, Ermeni soykırımının unutulmasını istiyorsa, sansürleyen yasaları bir kenara bırakarak herkesin istediğini söylemesine izin vermeli. Böylece artık geçmiş onları rahatsız etmeyi bırakır." Bu eksik çeviri yazıdaki temel vurguyu çarpıtması nedeniyle tümüyle yanlış ve taraflı. Doğru çeviri şöyle olabilir: "Türkiye'nin artık Orhan Pamuk davasıyla tehlikeye giren, AB'ne kabul edilişi kendi mezalimleriyle uzlaşmasını gerektirmiyor; yazarlarının bunlara karşı çaresizce öfkelenmesine izin versin yeter. Eğer hükümet Ermeni soykırımının unutulmasını istiyorsa, sansür yasalarını kaldırmalı ve insanların istediklerini söylemelerine izin vermeli. Gazetelerini Richard Desmond ve Barclay kardeşlerin satın almasına izin versin yeter, geçmiş bir daha başını ağrıtmaz." Richard Desmond ve Barclay kardeşler İngiltere'de gazeteleri satın alan dev medya tekelleri. Desmond aynı zamanda Asian Babes (Asyalı Bebekler) ve Readers' Wives gibi pornografik yayınların sahibi. Kısacası: küreselcilik karşıtı Monbiot, açık seçik bir şekilde yeni dünyada her türlü insani konunun çıkar gruplarının denetiminde olduğunu söylüyor, fakat bu bize çevrilmiyor. Tuhaf bir şekilde, küreselcilik karşıtı yazar, "İngiliz" ve "AB sözcüsü" kılınıveriyor.

03 Ocak 2006

Telif ve İthal Telif Hakları

Yazar ve hukukçu İlhan Tarus, 1954 yılında Varlık dergisinde yazdığı bir yazıda,* Türkiye’nin uluslar arası telif anlaşmaları karşısındaki yükümlülüğüyle ilgili iki ilginç noktaya değinmiş. Birincisi, 1953 yılında Sanat ve Fikir Eserleri Kanunu’nun hazırlanması sırasında, Prof. Hirsch’in ana taslağı hazırladığını, ama Yargıtay üyesi Âmil Artus’un da büyük emeği geçtiğini söylüyor. İkincisi, Brüksel Anlaşması ve Bern Sözleşmesi’yle ilişkimizin anlamına değiniyor: “Bütün milletlerarası sözleşmelerde olduğu gibi her millet, dilediği norma katılmakta serbesttir. Biz, (1948) yılında Brüksel’de düzenlenen norma katıldık ve kanunumuzun sistemini bu norma uydurduk. Brüksel metni, yabancı eserlerin kendi dillerinde yayınlandıkları tarihten itibaren on yıllık bir hak kabul eder. On yıldan daha eski yayınlı eserler hakkında kesin bir muafiyet ve imtiyaz tanır. Esasen Brüksel metninin özelliği buradadır. Bunun dışında en yeni metin olarak 1952’de kabul edilen Bern metni vardır ki, bunda elli yıllık bir hak saklılığı esası kabul edilmiştir. Biz bu metne katılmadık. .. Eğer katılsaydık ne sizin [Yaşar Nabi’ye sesleniyor], ne de son yıllarda birçok eser aktaran öteki tercümeci ve editörlerin, pek sınırlı bir adet dışına çıkmanıza imkân olmıyacaktı. Hele bugünkü Amerikan edebiyatından hemen hiçbir şey göremiyecektik. Yazarlarına telif hakkı ödeme veya izinlerini alma yoluna gidecektik. Bu yolun sarplığını herkesten iyi takdir buyurursunuz. Devlet, fikir ve edebiyat dünyamızın haberi bile olmadan –ki hâlâ haberimiz yokmuş- en hafif yükü tercih etmiş ve Brüksel anlaşmasına muvazi olarak kanun hükmü koymuştur. Başka memleketlerde bu çeşit bir kanun yapılırken yazarların yol göstermesi, hükümeti aydınlatması âdettir. Aramızdaki mesafeyi düşününüz.” (abç) Bu metni okuduktan sonra, ilk önce, devlet görevlilerinin kültürel sorumluluk ve öngörü sahibi olduğunu düşündüm. Sonra hafif hafif arkadaki zihniyet şekillenmeye başladı: bu anlayış, ithalatçı bir anlayış. Kültürün, hem dışarıdan ithal edileceğine, hem de olabildiğince maliyetsiz ithal edilmesi gerektiğine inanıyor. Ayrıca on yıl esası kabul edildiyse, ve bunun ardında “telif hakkı ödeme veya izin alma”dan kaçınmak düşüncesi varsa, demek ki kültürde hep bir on yıllık gecikme olması da normaldir: John Steinbeck’i çeviriyorsak,** on yıl önce yayınlanan eserlerini çeviririz (ya ikinci baskı yaptıysa?), on yıllık gecikme kültürümüz için kayıp olmaz. Dahası, bu anlayışın içinde “telif” kavramı büyük ölçüde ithalata yönelik olarak tanımlanıyor: ihraç edilme durumunda, yani Türk yazarlarının başka dillere çevrilmesi durumunda ne olacağı göz ardı edilmiş sanki. Daha önce, uluslar arası baskı gelinceye dek yayınevleri serbestçe yayın yapmış, telif hakkını göz ardı etmiş sanıyordum, ama sanırım başka bir şey söz konusu olmuş: kültürün ithaline inanan bir zihniyet, onları bir tür sübvanse eder gibi serbest bırakmış olabilir mi acaba? Bunun günümüzdeki çeviri karmaşasını açıklayan bir yanı var: bu hak serbestisi içinde bir yayınevi başka bir yayınevinin haksız rekabetini nasıl engelleyebilirdi? Yayıncılık belki de bu nedenle böylesine çeviri ağırlıklı gelişti? (Sabri Gürses) * "Telif Hakları ve Türkiye," Varlık, sayı: 405, 1 Mart 1954. * Örneğin Steinbeck'in Türkçeye Filiz Karabeyli tarafından Ay Battı adıyla ilk olarak 1953 yılında çevrilen, 1958'de ikinci basımı yapılan The Moon Is Down adlı kitabı 1942 yılında Nazilere karşı savaş propagandası olarak yayınlanmış, 1943 yılında sinemaya uyarlanmış. 1969 yılında İstanbul Şehir Tiyatroları'nda tiyatro oyunu olarak oynanmış. Romanın Ay Battı adıyla 1990 yılında Erol Mutlu, 1991 yılında Özhan ve H. Zekai Yiğitler'e ait iki çevirisi daha var (bu iki çevirinin ilk basım tarihleri farklı olabilir).

"Maksimumyeniyıllar"

Sabri Gürses Orhan Veli, 1951 tarihli bir yazısında* şöyle diyor:

“Şiirin tercümesinin imkânsız bir nesne olduğu muhakkak. Sanatkârın, ne pahasına olursa olsun, derdini anlatmak ihtiyacıyle çırpındığı da malûm. Türk münevverinin hali kezâ, o derece malûm. Şu halde bir Türk şairi eserini başka bir efkârı umumiyeye, dünya karinin hükmüne nasıl arzedecek? Herhalde başka dilde yazarak değil. Ama nasıl? Türk şairleri, bütün milletlerin, bilhassa küçük milletlerin şairleri gibi, bir dil meselesi karşısında. Dilini büyük medeniyetlerin dilleri seviyesine çıkarmadıkça; onu, aşağı yukarı, milletlerarası bir dil haline getirmeye çalışmadıkça, dünya efkârı umumiyesinden hiçbir şey beklemiyecek, böylece ölüme mahkûm kalacaktır. Bu hakikat onun dil dâvasındaki önemini belli etmekten başka, bir de dilin şiirdeki yerinin ne olduğunu göstermesi bakımından ehemmiyetli. Kimi dostlar, şiirin başka şey, dilin başka şey olduğunu sanıyorlar. İçlerinde ‘canım sen Türkçesine bakma, şiire bak’ diyenlere bile rasladım. Türkçeyi bilmeden, hem de en iyi bilmeden, nasıl şiir yazılır, anlamıyorum.”
Şimdi yıl 2006. Birkaç gün önce sokaklar, evler süslendi, yeni yılı karşıladık. İstanbul Büyükşehir Belediyesi de Taksim semtini süslemiş, daha doğrusu bir bankayla anlaşma yapmış, bankanın “Maximum” adlı kredi kartı tanıtımıyla birlikte kendi yeni yıl dileklerini iletmiş. Taksim semtinin adıyla oyun yapılmasına, özel dergi ya da işyeri adı olarak Taxim’e dönüştürülmesine alıştık, ama kamuya ait olan bir belediyenin buna destek vermesini anlamak zor. Ağaçlardan sarkıtılmış “Maximum/Büyükşehir Belediyesi” kartonlarının bir belediyenin yeni yıl sevincini belli etmedeki güçsüzlüğünü işaret etmesi bir yana, bir belediyenin dört bir yana imlası, ifadesi yanlış “maksimumyeniyıl” garibesini yaymaya hakkı var mıdır? Bir belediye yönetim bölgesinde dili bozucu, üzücü ifadeleri yaygınlaştırabilir mi? Nişantaşı’nda da Şişli Belediyesi bir başka bankayla anlaşma yapmış, fakat yeni yıla dair dileklerini bankayla birlikte dile getirmemiş. Ama aynı şey bir bakıma burada da geçerli: belediye dil encümeni bu tür ifadeleri “Bonus kelimesinin Türkçeye tercümesi imkânsız bir nesnedir. Başka dilde yazarak anlaşmamız lâzım” diyerek mi savunacak? Hal böyleyken çevirmen maximum’a, bonus’a ve bilumum kelimeye karşılık bulmazsa ne olacak, editör “maksimum gayretle kazığı yerine çaktı” gibi bir cümleyi neye dayanarak düzeltecek? Üzgünüm Orhan Veli, özelle kamusalın iç içe girdiği yerde, Türkçesine bakmaya vakit yok, zaten bu Word olmasa imla denetimi de yapmaz, kelime önermezdik. Türk yazarı, çevirmeni de bir zahmet başka dilde yazsın, çevirsin. * “Konferans,” Varlık, 1 Nisan 1951.

Çeviribilim dergisi, güncel yayınını www.ceviribilim.com adresinde yapmaktadır.

Petersburg, Andrey Belıy
LJeviren: Sabri Gürses

" Öyküsü, Ekim Devrimi öncesi Rusya'nın, 1900 başlarındaki Petersburg'unda geçen roman, bir bakıma her şeyle, devrimle de karşı-devrimle de, devrimciyle de karşı-devrimciyle de, 'katil'le de 'maktul'le de dalga geçiyor.

" Fakat hepsinden önce de, resmî, kanıksanmış, alışılmış, basmakalıp olanın üstündeki örtüyü, hastalanmış bir deriyi acımasızca koparır gibi çekip çıkarıyor... Ne kadar zavallı, ne kadar cılk bir yara gibi görünürse görünsün, altta gizlenen 'insanî'liği gösteriyor.

" Dilimize başarıyla çevrildiğini düşündüğüm Petersburg'u okumaya hazırlanan edebiyatseverleri, canlı, düşündürücü, öğretici ve yoğun bir okuma sürecinin beklediğinde kuşku yok..." Ataol Behramoğlu, Radikal Kitap

< <
Powered by Inttranews, specialized multilingual news service for interpreters, translators and 

linguists

peter