Çeviribilim

30 Aralık 2005

"Vietnamlı Çevirmenler Yabancı Yazarları Katlediyor"

Son 15 yılda Vietnamcaya birçok yabancı kitap çevrildi ve bunların büyük kısmı çeviri açısından önemli hatalar içeriyordu. Çevirmenler yabancı yazarların yapıtlarını katlediyor mu? "Kısa bir süre önce, Kültür ve Enformasyon Yayınevi Amerikan romanı 'The Da Vinci Code'un çok kötü bir çevirisini yayımladı. "Vietnamlı çevirmenler bireysel olarak, kişisel yeteneklerine dayanarak çalışıyorlardı.Bugüne dek kimse standart bir çeviri düzeyi sağlamakta başarılı olmadı. Uluslar arası şair ve yazarların çoğunun yapıtı Vietnamcaya çevrilirken şiddetli bir şekilde değiştirildi. Başka deyişle, yapıtları çevirmenler tarafından öldürüldü. "Şu an için kitapların Vietnamcaya çevirisini gözeten bir aracı kurum yok. Çoğu kimse mevcut durumun çeviri süreci açısından bir saydamlık sağlamadığını ve nitelik denetimi için fazla olanak olmadığı için kaygı duyuyor. "Genç yetenekli çevirmenlerin birçoğuna önemli bir uluslar arası edebi eser üzerinde çalışma fırsatı sağlanmıyor. Yayımcılar tarafından göz ardı ediliyorlar çünkü eski meslekdaşlarının prestij ve deneyiminden yoksunlar. Aslında asıl eksikliğini çektikleri şey kapıdan içeri bir adım atabilmek. Buna bağlı olarak da, çeviri edebiyatta tam bir genç ses eksikliği duyuluyor. "Yıllarca, Rus şiiri Vietnam’da edebiyatın zirvesi sayıldı. Artık, bu çevirilerin de iyi olup olmadığından kuşku duymak gerekiyor. Uzmanlara göre, Vietnamlı çevirmenler uzun zamandır Rus şairlerini katletmekteydi. "Kuşkusuz her çevirmen iki dil arasında çeviri yapmaya kalkıştığı zaman devasa bir yük üstlenmektedir. Bütün umabileceğimiz ellerinden gelenin en iyisini yapmaları. Fakat, muhafızların da devreye girmesi böylece halkın okudukları değişkenin yazarın niyet ettiği şeye olabildiğince yakın olduğundan emin olması da önemli bir şey." (Çev. SG, Kaynak: VietnamNet Bridge, 28.12.05)

Çıldıran Ülke

Sabri Gürses 29 Aralık gecesi, sonunda ülkece hep beraber, neden yabancı dil öğrendiğimiz sorusunun yanıtını bulmuş olduk: gerektiğinde gizli örgütlere, ajanlara ve benzeriye kendi dillerinden yanıt verebilmek, onları tv dizilerimizde yabancı oyunculara canlandırtıp konuşmaların çevirisini yapabilmek için. Kurtlar Vadisi adlı televizyon dizisinin ünlü karakteri Polat Alemdar dizinin son iki bölümünde Los Angeles'a gitti, gizli örgütün başkanını ve karısını uyardı, hatta onlara İncil'den meseller hatırlattı. Konuşmalar altyazı olarak aktarıldı. Çeviri sorunluydu, "This interests me" "Bu bana enteresan geliyor" olarak çevrildi ya da Sharon Stone'un karakteri İncil'in "Matta" bölümünden alıntı yaptığında altyazıya bu İngilizce olarak, "Mathews" şeklinde aktarıldı, ama önemli olan bu olayın gerçekleşmesiydi: Çeviri Yapıldı. Hollywood filmlerinde genellikle sömürge dilleri için yapılan uygulama, yani konuşmaları doğallığını bozmadan ses olarak verip altyazıyla çevirisini yapma uygulaması, bu kez İngilizce için yapıldı. Fakat çeviri uygulaması biraz abartıldı kanımca, çünkü aynı dizide kadın baş kahraman bitkisel hayata girdikten hemen sonra, doktor annesine kadının fişinin çekilmesi gerektiğini, bu kararın elzem olduğunu söyledi ve uzun süre bu tartışıldı. Türkiye'deki bir hastahanede bu olayın yaşanması geleceğe çeviri sayılabilir, çünkü bildiğim kadarıyla dünyanın birçok yerinde tartışılan bu karar Türkiye'de uygulamaya geçirilmedi. Normal bir seyirci, doktorun bu konudaki telaş etme nedeninin, Sağlık Bakanlığı'nın hastanın bu alete ilişkin masraflarını karşılamaması olduğu yorumunu yapabilir. Daha sonra Polat ve arkadaşlarının yargılandığı mahkemede bir ressamın yer aldığına tanık olduk, eski Amerikan filmlerinden çok iyi tanıdığımız bir mahkeme ressamı mahkemeyi resme aldı. Yani, bu dizide çevirinin sadece dil düzeyinde değil, bütün kültürel göstergeler düzeyinde, çok boyutlu olarak ele alındığını gördük. Diğer yandan, baş kahraman Polat'ın mahkemenin bir noktasında "Bazıları okuyarak öğrenir, bazıları yaşayarak" demesi, çevirmenler arasında sıkça yaşanan çevirmen okullu mu olmalı, yoksa alaylı mı tartışmalarının dizi yazarları tarafından yakından takip edildiğini ortaya koyan bir ifadeydi. 30 Aralık sabahı başlıca tv haberlerinde altyazı çeviri yapılan bölüm üzerinde durulması ve bu sahnelerin ayrıntılı olarak ele alınması da, çevirinin öneminin ülkemizde kabul edildiğinin umut verici bir işareti oldu.

29 Aralık 2005

Okan Üniversitesi'nde Bir İlk

Boğaziçi Üniversitesi Çeviribilim Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Saliha Paker, 26 Aralık Pazartesi günü 14:00-16:00 saatleri arasında “Bir Çeviri Tarihi Kur(gula)mak Neden Gerekli (Olsun)?” başlıklı bir konuşma yaptı. Çeviribilimi ülkemize ilk tanıtan önemli araştırmacılardan olan ve ülkemizde çeviribilimin ve çeviri tarihinin kurumsallaşmasına katkıda bulunan Saliha Paker, konuşmasında Türkiye-odaklı çeviri tarihi çalışmalarını ele aldı; konuyu, kişisel deneyimlerini de yansıtan ve üç döneme ayırdığı bir süreç içinde inceledi. Konuşmasının ilk bölümünde, “kurmak” ve “kurgulamak” kavramları üzerinde duran Paker, “tarih”in kurgusal niteliğine dikkat çekti. Tarihi, kurulan-kurgulanan ve yeniden yazılan bir etkinlik olarak değerlendiren Paker’e göre, ülkemizde çeviri tarihi araştırmacısı kendisinden önce “tesis edilmiş” başka tarihlerden ve onların kurgularından çalışmasına başlamak durumundadır. Ancak bu tür başlangıçların hem olumlu hem de olumsuz yönleri bulunduğuna işaret eden Paker, modern çeviri tarihçisinin özellikle Osmanlı kültürüne ilişkin çalışmalarda yeni bir çeviri tarihi kurgulamak zorunda kaldığını belirtti; bunun nedenlerini çözümlemeye çalıştı. Bu bağlamda, modern araştırmacılara birer çeviri tarihi kurgusu sunan Cumhuriyet dönemi edebiyat tarih(çi)lerinin de geçmişe bakışını sorguladı. Ayrıca, 1980’lerin sonunda, Itamar Even-Zohar’ın “çoğuldizge” kuramından hareketle Tanzimat döneminde Avrupa edebiyatından yapılan çevirilerle ilgili çözümlemelerine değindi; bu dönemi kapsayan kendi çeviri tarihi kurgusunun öyküsünü anlattı. Konuşmasının ikinci bölümünde, Osmanlı kültüründe çeviri tarihine yönelik bazı yerleşik tezleri sorgulayan Paker, Osmanlıda çeviri faaliyetinin Anadolu sahasında Beylikler dönemine değin uzanan bir geçmişi bulunduğunu vurguladı. Üçüncü bölümde ise son dönemde akademik alanda yapılan çeviri tarihi çalışmaları sonucunda gelişen/geliştirilen araştırma paradigmalarına değindi. Bu bağlamda, kendi kültür dizgemizin başka kültürlerle dinamik bir şekilde karşılaştırmalı olarak incelenmesi gereğini belirtti. Çeviri ile kültür tarihinin içiçe geçmişliğini vurgulayan Paker’e göre, tarihsel araştırmalarda olguların süreklilik/süreksizlik içinde ele alınması, unutulanın tekrar hatırlanması, böylece kültürel hafızanın taze tutulması önemlidir. Son yıllardaki akademik çalışmalarla gelişen yeni araştırma paradigmalarının, önceden “tesis edilmiş” kurguları “sarstığını”, “söktüğünü” dile getiren Paker, tek bir çeviri tarihinin de olamayacağını vurguladı. Sonuç olarak, çeviribilim bakış açısıyla Osmanlı ve modern Türk toplumunda çeviri tarihine ilişkin ilk çalışmaları yapan Saliha Paker, tezlerini ve tarihsel araştırmalara yönelik yöntemsel ipuçlarını ilk kez Okan Üniversitesi’nde gerçekleşen bu konuşmada dile getirmiş oldu. (Yard. Doç. Dr. Cemal Demircioğlu)

Mutlu Çevirili Yıllar

2005 yılına veda ederken, biz de Çeviribilim dergisi olarak üçüncü ayımızı dolduruyoruz. Bize destek olan, ilgileriyle şevk veren herkese teşekkür ederiz. Umarız, çeviri çalışmalarına bir katkımız olmuştur, daha da olur. Türkiye'nin en harika çevirisi olan Yılbaşı'nın her yıl daha şenlikli kutlanması, mutluluklar saçması ne muhteşem bir olay! Geçen her yılın bütün çevirmenlere, bütün çeviriseverlere esenlikler, başarılar getirmesi umuduyla herkese İyi Yıllar dileriz! 2005 yılında ünlü şiir çevirmeni, şair Azer Yaran'ı kaybettik, umarız eskilerin dediği gibi olur, onun öldüğü gün doğan bir çocuk çevirmen olarak yetişir. Bu yıl okurlarımıza yeni yıl hediyesi olarak, Sait Maden çevirisiyle Mayakovski'den ve Cevat Çapan çevirisiyle Yannis Ritsos'tan iki şiir aktarmak istiyoruz. Sabri Gürses, Oktay Ertan BİLİRİM GÜCÜNÜ SÖZCÜKLERİN / vladimir mayakovski çeviren: sait maden Bilirim gücünü sözcüklerin, o çınlayan sözcüklerin ben; onların değil, o yığınları coşturan, kendinden geçiren, başka sözcüklerin gücünü, çıkarıp ölüleri topraktan tabutları meşeden adımlarla götürenlerin her zaman. Gün olur okunmadan, basılmadan atılırlar da sepete, bir çıktılar mı oradan gemi azıya alırlar elbette, gümgüm öterler yüzyıllar boyu, tırmanıp gelen trenlerdir öpüp yalamağa nasır tutmuş ellerini şiirin bir bir. Bilirim gücünü sözcüklerin. Esip geçmiş de bir rüzgâr bir halayın topraklarına düşmüş taçyapraklarıdır bunlar. İnsandır bütün ruhu, dudakları ve bütün iskeletiyle. * * * GÖRÜLMEMİŞ BİR ÇİÇEK AÇMA / yannis ritsos çeviren: cevat çapan Haykırmak istiyordu - daha fazla dayanamayacaktı. Sesini duyabilecek kimse yoktu orada; kimse duymak istemiyordu. Kendisi de korkuyordu sesinden, içinde boğuyordu sesini. Patlamak üzereydi susuşu. Birden, havaya uçtu gövdesinin parçaları. Özenle, sessizce toplayacaktı bu parçaları, hepsini bir bir yerlerine yerleştirecekti delikleri kapamak için. Ve rasgele bir gelincik, bir sarı zambak bulursa, onları da toplayacak, kendisinin bir parçasıymış gibi gövdesine yapıştıracaktı - böyleydi, delik deşik, görülmemiş bir şekilde çiçek açıyordu işte.

27 Aralık 2005

Direnmenin Estetiği Türkçe'de

Peter Weiss'ın 1975-1981 yılları arasında kaleme aldığı, yoğunluğuyla büyük ilgi gören "Die Asthetik des Widerstands", Çağlar Tanyeri ve Turgay Kurultay'ın çevirisiyle "Direnmenin Estetiği" adıyla Yapı Kredi Yayınları'ndan yayınlandı. Başka dillerde tam bir çevirisi bulunmayan "Direnmenin Estetiği" ilk kez Türkçeye üç cildi bütün olarak çevrildi. Çevirmenlerin beş yılı aşkın bir zaman süren çalışmaları için yazdıkları önsöz, metnin altyapısına ilişkin önemli ipuçları içeriyor: "Peter Weiss'ın romanı 1937-1944 arasındaki antifaşist direnişi ve bu direnişin içinde yer alan gerçek kişilerin öykülerini/yaşantılarını merkez alarak, tarihi Antik Yunan'dan bu yana sanat ve siyaset düzlemlerinde isimsiz bir Ben anlatıcının (sınıf bilincine sahip aydın bir işçinin) bakış açısıyla yeniden kuran bir metin. Direniş motifi çerçevesinde solun tarihinin, yazarının sözleriyle "sosyalizm adına yapılmış hatalarla" hesaplaşılması ve sanatın toplumsal işlevinin sorgulanması metinde iç içe geçen iki temel düzlem. Roman, metin kişilerinin öyküleriyle sınırlı kalmayıp sanat ve siyaset tarihinin de temel sorunlarını karakterlerin perspektifinden yansıtarak gündeme getiriyor. Bu bakımdan tarihsel /toplumsal gerçeklik metne, karakterleri dolayımlı olarak belirleyen bulanık bir fon gibi değil, doğrudan doğruya entelektüel bir tartışmanın konusu olarak giriyor." "Direnmenin Estetiği'nin dünyası, sol söylemin içindeki söylemlerle, kurumlaşmış sol iktidarın ve yeni bir dil arayan dolayısıyla henüz kurumlaşmamış, belirsizliklere açık sol muhalefetin diliyle örülü. Bu açıdan romanın dili, kendisini oluşturan önkoşullar ve kendisinin kurduğu olası dünyalar, gönderme alanları ve amaçları açısından genel olarak gerçekliği kuran pratiğin bir parçası."

"Bu metni Türkçe'ye neden çevirmediğimiz sorusu bir Alman akademsiyen dostumuzdan, siyaset felsefecisi Wolfgang Bialas'tan geldi. Metnin gücü ve Alman edebiyatı içindeki ağırlığı metni çevirmemiz için yeterli bir gerekçe değildi, tersine, tam da bu ağırlık yüzünden Türkçede bu metnin çevirisinin iyi bir karşılık bulup bulmayacağı ve çevirinin güçlüklerinin üstesinden nasıl geleceğimiz konusunda daha temkinli yaklaştık Wolfgang Bialas'ın önerisine." "Çevirmen olarak asıl derdimiz çevireceğimiz metni erek kültür ortamıyla ilişkilendirmekti. Çünkü çeviri kararlarımızı ister istemez metnin erek kültürün içinde konumlandırılması etkileyecek ve yönlendirecekti." "Metnin ayrıntısına ve izleğine yönelik gözlemlerimizde, Türkiye'nin tarihsel olarak verili kültür ortamının, Direnmenin Estetiği ile okur arasında bir iletişimin kurulması için çeşitli bakımlardan elverişli olduğu saptamasını yaptık. Romanın, bütün karmaşıklığına rağmen ne konu dili ne de anlatı dili açısından Türkiye'nin kültürel ortamında bolşukta sallanan bir metin olmadığı düşüncesindeyiz." "Çeviri sürecimizle ilgili önemli bir iki ayrıntıyı burada dile getirmek isteriz. Metnin çevirisinde ne bölümleri paylaşarak işbölümü yapma yoluna gittik ne de belli işleri sadece birimiz, diğerlerini ötekimiz yapmış oldu. Bu işte emeğimizi esirgemediğimizi, bu sayede de yer yer birbirinin içine girecek işler yapacak şekilde çalıştığımızı söyleyebiliriz. sözgelimi belil yerlerin ilk çevirisini paylaştık, sonra karşılıklı olarak birbirimizin metnini gözden geçirdik. Ama bir bütün olarak metnin son hali tek elden çıktı." "İki çevirmen olarak çalışmamızın bu işte bize cesaret vermekle kalmayıp, çeviriden aldığımız keyfi de artırdığını, dahası çeviri kararlarımıza güvenimizin artmasını sağladı. Çeviribilim akademisyenleri olarak gerek kendi deneyimlerimizi, gerekse gözlemlediğimiz çeviri sorunlarını üniversitedeki teşriki mesaimizde sıklıkla tartışmamıza rağmen bu çeviri işinde gösterdiğimiz çeviri tutumlarımızda karşılıklı olarak ulaştığımız uyumun derecesi bizi de şaşırttı. Bu çalışmanın bizim kendi çeviri deneyimimizde ve Türkiye'de çeviri sorunlarına bakışımız açısından yeni bir yeri olduğundan kuşkumuz yok." "Çevirisi 5 yıldan fazla bir sürece yayılan bu zorlu metni Türkçe'de sunarken anlamlı bir iş yaptığımız umudunu ve metnin zenginliğini geniş bir çevreyle paylaşma heyecanını taşıyoruz." Peter Weiss'ın bazı tiyatro oyunları Türkçeye daha önce çevrilmiş ve sahnelenmişti: "Mara Marat" , "Saloz'un Mavalı," "Soruşturma." Can Yücel'in çevirdiği "Saloz'un Mavalı" adlı oyun 1973 yılında yargı konusu olmuş, daha sonra beraat etmişti. (Oktay Ertan)

Ülker İnce: Çevirmen-Editör-Yayınevi Üçgeni

Ülker İnce 23 Aralık Cuma günü 14:oo-16:00 saatleri arasında Okan Üniversitesinde Çevirmeninden Notlar: Tüfek, Mikrop ve Çelik başlıklı bir konuşma yaptı. Çevirmen, editör, eğitimci Ülker İnce dağarcığındaki onlarca kitabın çeviri sürecinin birikimini, çevirmen yetiştiren eğitimci olarak Boğaziçi Üniversitesi Çeviribilim Bölümü kadrosunda geçirdiği yılların deneyimini ve yayınevi-çevirmen-editör üçgeni içindeki çeviri gerçekliğinin bilgisini bir potada eriterek dinleyicilerine, çevirmen adaylarının örnek alabileceği bir ‘çevirmen modeli’ çizdi. Çeviri dünyasının gerçeklerini tarihsel gerçeklere dayanarak irdeledi. 1940’ların Tercüme Hareketi’ni amaçları ve sonuçlarına değinerek çözümledi. Çevirmenin ‘yeni bir metin oluşturma’ sorumluluğunu ve çevirmen olarak ‘toplumda söz sahibi olma’ ayrıcalığını vurguladı. Çevirmenin ülkenin kültür varlığına yazarla eşit konumdaki katkısını belirtti. Çok ilgi gören konuşmasından sonra Çeviribilim Bölümünde lisans, yüksek lisans öğrencileri ve öğretim kadrosuyla söyleşiyi sürdüren İnce, eğitim, çevirmenlik ve editörlük yaşamından anılarını da aktardı. Ülker İnce, ilk yayınlanan çevirisi olan ve 60’lı yıllarda İngiliz romancılığında büyük yankılar uyandırmış, Lawrence Durrell’ın İskenderiye Dörtlüsü (Justine, Balthazar, Mountolive, Clea) ile TDK ödülünü almıştı. (Ayşe Nihal Akbulut)

26 Aralık 2005

Saliha Paker: Bir Çeviri Tarihi Kur(gula)mak

Prof. Dr. Saliha Paker, Okan Üniversitesi Çeviribilim Seminerleri'nin 26 Aralık konuğuydu. Boğaziçi Üniversitesi çeviribilim kürsüsünde bulunan Prof. Dr. Saliha Paker'in "Bir Çeviri Tarihi Kur(gula)mak Neden Gerekli (Olsun)?" başlıklı konuşması, başlıca kurucularından birinin çeviribilimin Türkiye serüvenini önemli ayrıntılarıyla aktardığı tarihsel bir konuşma oldu. Konuşmasının temel konusunu Türkiye'de çeviribilim tarihi olarak belirleyen Paker, yapılan çevirilerden ve bu çevirileri yapanlardan yola çıkarak bir çeviri tarihini "kurmanın ve kurgulamanın" ne olduğu üzerinde durdu. Öncelikle bir çeviri tarihini kurmak ve kurgulamanın neden gerekli olduğu sorusunu sordu. Paker'e göre, bu soruyu sormak aynı zamanda kişisel bir araştırma sürecinin öyküsüydü: başka araştırmacılarla ilişki ağı içinde yapılan bir araştırma sürecinin öyküsü. "Türkiye'de çeviri tarihi haritasını çözebilmek için, bu süreci üç döneme ayırdım: Birincisi, başlangıç dönemi, 1983-85 yılları. İkincisi, çeviri tarihini kurmayı ve yazmayı zorunlu kılan dönem, 1991-92 yılları. Üçüncüsü, boşlukları araştırarak tamamlama çabasıyla geçen dönem, 1992 yılından sonrası." Bu dönemlemenin ardından Paker, "kurmak ve kurgulamak" kavramlarının sözlük anlamlarını inceledi. "Kurmak" fiilinin 1983 TDK sözlüğü'nde 17 anlamı bulunduğunu, daha sonra buna yeni yananlamların eklendiğini belirtti. Latife Tekin'in "dil kurmak," Enis Batur'un "metin kurmak" gibi özel kullanımlarını hatırlatan Paker, kendisi için "tesis etmek" anlamının önemli olduğu üzerinde durdu. "Çeviri tarihi kurmayı, çeviri tarihi tesis etmek, inşa etmek olarak kullanacağım." 1983 TDK sözlüğü'nde "kurgulamak" fiiliyse yer almıyor, fakat "kurgu" yer alıyordu. "Çeviri tarihine boşluktan başlamıyoruz. 1983-85'ten önce kurgulanmış ve kurulmuş bir çeviri tarihi var. İsmail Habib Sevük, Agah Sırrı Levend, Cevdet Perin gibi edebiyat tarihçilerinin, edebiyat tarihiyle içiçe geçmiş bir çeviri tarihi var" diyen Paker, daha sonra çeviribilimle kendi ilk kişisel ilişkisini aktardı. "Londra'ya gittiğim zaman, orada The School of Oriental and African Studies'te (SOAS) Türk edebiyatı tarihi dersi vermeye davet edildim. Bu benim alanım değildi, Türk Edebiyatı derslerine yardımcı olmak üzere çağrıldım, iki yıl boyunca bu görevi yerine getirdim. Tanzimat edebiyatında çevrilen eserleri saptadım bu dönemde." Bu çevirilerin neden ortaya çıkmış olduğu, yerli edebiyatla ilişkilerinin ne olduğu soruları üzerinde duran Paker, Tanzimat döneminde roman ve tiyatro gibi türlerin bir bakıma ithal edildiğine, şiir alanındaysa Avrupa edebiyatının aynı ölçüde etkili olmadığına dikkat çekti. "Bu soruların yanıtı yoktu. Edebiyat uzmanları belki bir yanıt verebiliyordu, ama edebiyat tarihlerinde belli bir yanıt yoktu. Bir çeviri akımı var, bu da edebiyatı yenileştirdi deniyordu, ama bu tatmin edici bir açıklama değildi. Bu yüzden araştırma yapmaya başladım." Saliha Paker, önce çeviribilim kuramcıları için dönemin önemli üniversitelerinden olan Amsterdam Üniversitesi'nde Even-Zohar adlı İsrailli çeviribilimcinin çoğul dizge kuram ve araştırmalarıyla karşılaşmış ve bu kuramın uygulanabilirliğine inanmış. "1985 yılında, Paris'te Uluslararası Karşılaştırmalı Edebiyat Kongresi ilk kez çeviribilim seminerlerini de içerecek şekilde düzenlenmişti. Kuralcı olmayan paradigma içinde çalışan birçok kimse vardı: Toury, Even-Zohar.. Orada verdiğim bildiri yayınlandı. Fakat Türkiye'de Türk edebiyatçılarından hiç tepki almadı. Daha sonra öğrencim olan Işın-Bengi dışında önem veren kimse olmadı. Herhangi bir değerlendirme gelmedi. Yazı Metis Çeviri dergisinde yayınlandı ve o kadar. Bu yol ancak ikinci dönemde açıldı. 1990 yılında, Işın Bengi-Öner doktora tezini verdi. Bu birincil kaynaklara dayanan ilk ampirik çalışmaydı ve bu tezin bir bölümü benim tezime verilmiş bir yanıttı. Bundan 15 yıl sonra, 2005'teyse Cemal Demircioğlu da , Işın Bengi'nin tezini geliştirerek bir bakıma Işın Hanım'a yanıt niteliğinde bir tez sundu. İşte bu süreklilik, bir çeviri tarihinin kurgulandığını gösteren bir sürekliliktir." Saliha Paker, Türk çeviribilim tarihinin ikinci döneminin başlangıcını şöyle anlattı: "1992 yılında, İngiltere'de, Mona Baker bir çeviribilim ansiklopedisi hazırlamakta olduğunu, bir bölümünü çeviri tarihine ayıracağını söyledi. Benden Türk çeviri tarihi maddesini yazmamı istedi. Konuyla ilgili bir haritanını ortaya çıktığının farkındaydım, ama ansiklopedik madde yazma gerektiğinden bunu kurgulamak zorunda kaldım. Bu sırada Tanzimat sonrası kurgulanmıştı, ama ya öncesi?" Türk edebiyatı uzmanlarıyla açıkça çeviri olarak anılmayan, ama tanımlanmaya kalkışıldığında çeviri sınıfına oturan ya da bu özellikleri taşıyan eserleri incelediklerini söyleyen Paker, bu dönemde tanımların olmadığını hatırlattı. "Bu çalışma olağanüstü gözaçıcı bir şey oldu. Sonuçta bir tarih kurguladım. Madde yazıldı. Bu dönemde Zehra Toska da, Kelile ve Dimne çevirisi üzerine çalışıyordu. Birlikte çalıştık. Bu da önemli bir açılım oldu." Saliha Paker, üçüncü dönemde yapılan çeviribilim toplantıları ve araştırmalarla çeviri tarihi konusunda, büyük yankılar uyandırmasa da çok önemli bir yol alındığını söyledi. "Türk çeviri tarihinin 13-14. yüzyılda Arapça-Farsça çevirilerle başladığı saptandı. Büyük yankılar mı uyandırdı? Hayır. .. Walter Andrews ve Zehra Toska'nın bildirileri benim için yeni bir dönem başlattı. Bu boşlukları tamamlama dönemi oldu. Bu tarihsel araştırmalar, sistemik araştırmalar, kavram incelemeleri,y kavramların kültürle bağlantısı, söylem analizine dayanan bütün bunlar o dönemde ortaya çıktı. Bu dönemde bir araştırma paradigması geliştirildi. Toury de bu dönemde önemli bir bakış açısı geliştirdi. Osmanlı dönemi kavram tanımlamalarındaki karışıklık açısından en çok yararlı olan kavram 'assumed translation' kavramı oldu." Aynı dönemde Fuat Köprülü'nün çözümlemelerini de araştırma fırsatı bulduğunu belirten Paker, paradigmaların sürekliliğinin önemine de dikkat çekti: "Paradigmaların sürekliliği önemli. Çeviri tarihinde süreklilik var ve bu süreklilik aktarılması gereken bir süreklilik. Peki neden gerekli olsun? Bu sorunun yanıtı pedagojiktir." Paker, daha sonra Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan süreçte toplumun kültürel süreklilik içinde, kopukluklarının da gözetildiği bir kurgusu üzerinde durdu. Bu tarihte hafıza kaybını önlemenin, unutulanı hatırlatmanın önemli olduğunu belirtti. Saliha Paker konuşmasını çeviri tarihi kurgulaması girişimlerinin önemli bir dönemi açtığını belirterek bitirdi: "Giriştiğimiz kurgulama, daha önce tesis edilmiş olan eski edebiyata yardımcı olarak çeviri tezini sarsıyor. .. Tek değil birden fazla çeviri tarihi var. Eski çeviri tarihi kurgusunu sarsıyoruz. Bir bakıma kurguyu söküyoruz. Sadık-serbest, Osmanlı-Cumhuriyet gibi ikili karşıtlıklar çözülüyor." Sorular kısmında çeviri tarihinin kapsam ve sınırı, şiir çevirisi, disiplinlerarası çalışmalar gibi konular üzerine gelen soruları yanıtlayan Prof. Dr. Saliha Paker'e, Okan Üniversitesi tarafından bir onur plaketi verildi. (Sabri Gürses)

25 Aralık 2005

İnce'den Fransa'da 3. Kitap

Özdemir İnce'nin 1998'de yazdığı şiir kitabı Mani Hayy, Aralık 2005'te Mani est Vivant! adıyla Al Manar yayınevi tarafından Paris'te yayınlandı. Venus Khoury-Ghata'nın önsözünü yazdığı Mani est Viviant!'ın 20 adet numaralı özel baskısını Kamal Lahbabi resimledi. Daha önce iki kitabı Fransa'da yayınlanan İnce, 4. kitap (Zorba ve Ozan) için gelecek yıl yayınlanmak üzere Le Temps des Cerices yayıneviyle anlaşmış bulunuyor. (25 Aralık 2005 tarihli Hürriyet'ten aktaran Oktay Ertan)

Ferrari Kozası

Robin Sharma'nın yeni kitabı "Koza Kelebeği Bilmez" çıktı. "Ferrari'sini Satan Bilge" ile büyük başarı yakalayan Goa Yayınları, bunun bir devam kitabı olduğunu vurgulayabilmek için ilginç bir kapak kullanmış. (Oktay Ertan)

TÜBİTAK Çevirileri

Kısaca TÜBİTAK olarak bildiğimiz Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu, 1993 yılından beri popüler bilim kitapları yayınlıyor. Sayıları giderek artan bu kitaplarla TÜBİTAK, popüler bilim kitapları türünün başlıca yayınevi durumuna geldi. Genel Dizi, Gençlik Kitaplığı, Çocuk Kitaplığı, Okulöncesi Kitaplığı, Yaşamöyküsü Dizisi, Başvuru Kitaplığı ve Resimli Cep Kitapları Dizisi olmak üzere 7 kategoriye ayrılan TÜBİTAK popüler bilim kitaplığında şu ana kadar çıkan toplam 205 kitaptan 189'u çevirilerden oluşuyor. (Oktay Ertan)

24 Aralık 2005

Bir Rusça Çevirmeni Görünür Oldu!

Değişik bir geç saatler tartışma programı olan Ceviz Kabuğu'nun 23 Aralık gecesinden 24 Aralık sabahına uzanan en son bölümünde, 20. yüzyıl başında yaşanan Ermeni-Türk olaylarına ne ad verildiği ve verilmesi gerektiğine ilişkin üzücü konu ele alındı. Adı konmaksızın, konunun büyük ölçüde bir tür çeviri sorunu olduğu dile getirildi: Ermeni diasporası ve devletinin tezleriyle ilgili gerek kağıt, gerek internet üzerinde çok fazla ve Türkçe de dahil olmak üzere birçok dilde yayın yapıldığı (dolayısıyla bu dillere çevrildiği), buna karşı Türkiye'nin tezleriyle ilgili yeterince yayın olmadığı, bu tezlerin ve onları destekleyen belgelerin birçok dilde, yaygın olarak yayınlanması gerektiği (dolayısıyla bu dillere çevrilmesi gerektiği) söylendi. Bu üzücü konu tartışılırken çok nadir olan ilginç bir şey oldu. Bir Rusça çevirmeni programı arayarak canlı yayına katıldı. Bir Ahıska Türkü olduğunu ve Türk Tarih Kurumu'nda Rusça çevirmeni olarak çalıştığını söyleyen Seyfettin Buntürk konuyla ilgili düşüncelerini aktardı. Böylece, bir çevirmenin sosyal alanda mesleki ünvanıyla yer aldığı o nadir anlardan biri yaşandı. (Sabri Gürses)

Çeviribilim Seminerleri

Okan Üniversitesi Çeviribilim Bölümü, 23 Aralık'ta, Ülker İnce'yi ünlü biyolog Jared Diamond'dan yaptığı Tüfek, Mikrop ve Çelik adlı çevirinin konu edildiği bir seminerle ağırladı. 2005 yılının son semineri 26 Aralık'ta Boğaziçi Üniversitesi'nden Prof. Dr. Saliha Paker'in çeviri tarihi üzerine vereceği seminer olacak. 2006 yılı içinde seminerler Prof. Dr. Işın Bengi Öner'in, Prof. Dr. Hasan Anamur'un, çevirmen Kanşaubiy Miziev'in, Prof. Dr. Betül Çotuksöken'in, Doç. Dr. Füsun Akatlı'nın, Prof Dr. Nilüfer Tapan'ın ve Öğr. Gör. Yusuf Çotuksöken'in katılımlarıyla çeviri eleştirisinden felsefe çevirilerine, çeviri yerelleştirmesinden çeviri bölümlerinin tarihine dek bir çok konu çerçevesinde devam edecek.

23 Aralık 2005

Çevirmen Ordular Arasında

Italo Calvino'nun 8. yüzyılda İspanya'da Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında yaşanan mücadeleden yola çıkan Varolmayan Şövalye adlı romanında, iki ordu birbirine saldırırken çevirmenlerin kılıç ve mızraklar arasında nasıl çevirmenlik yaptığını anlattığı unutulmaz bir bölüm vardır. Çevirmenler günümüzde de gelişmiş ölüm araçları arasında hayatta kalmaya çalışıyorlar. Irak'ta bugüne dek çok sayıda savaş çevirmeni öldürülmüş. Hürriyet gazetesi, Süleymaniye'deki çevirmenlerin hikayesini çeşitli ayrıntılarla ele almayı sürdürüyor. Subaylarla birlikte tutuklandığı söylenen Michael Todd adlı biriyle ve olayda çevirmenlik yaptığını söyleyen Metin Öngel'le yapılan iki konuşma, pembe ya da kızıl saçlı bir kadın çevirmenle ilgili bir haber.. Bütün bunlar konunu odak noktası olan çevirmenleri ya da olaydaki çeviri sürecini görünmezleştirdi. Öngel'in konuşmasında ilginç noktalar yer alıyor: "2’nci sorguya, tercümanlardan sadece Tuncay Çelik ve Savaş Dalkılıç gitti. Biz gitmedik, daha doğrusu gitmek istemedik. Çuval olayı üzerine Türk tercümanlar olarak hepimiz istifa ettik, geri dönüyorduk. Ancak Türk Özel Kuvvetleri Komutanlığı, 'Colin Powell özür diledi, olay diplomatik olarak çözüldü' deyince istifadan vazgeçtik. Bir ay sonra Türkiye’ye döndük. Tuncay Çelik ve Savaş Dalkılıç, ABD’de kalabilmek için Türkiye’de vatan hainliğiyle suçlanma iddiasını gündeme getirdiler. ABD’ye kapağı atmak için bunu bahane ettiler." Metin Öngel konuşmasında, Titan şirketinin başlangıçta Türkiye içinde üslerde çalışmak üzere çevirmen aradığına değiniyor: "Kuzey Irak’ta ABD için çalışan 4 ayrı kategoride tercüman olduğunu anlatan Öngel, 'Her kategorideki tercüman, belli gizlilik seviyesine göre yetkiliydi. Biz en düşük yetkide tercümanlardık' diye ekledi. Öngel, nasıl tercüman olduğunu ise şöyle anlattı: 'Askerden dönmüştüm. Bir arkadaşım, bu işten haberdar olmuş, CV gönderdik. Gaziantep ve İskenderun’da çalıştırmak için tercüman arıyorlardı. Ankara Hilton’da toplantı yaptılar, evrak verdik, kabul ettiler. Mardin’de 15-20 gün kaldık. Sonra geri döndük. Bir daha arayıp Irak teklifi yaptılar. Ticari bağlantı kurarım diye kabul ettim. Tuncay Çelik benden bir hafta önce gitmişti, Savaş Dalkılıç’la aynı dönemde gittik.'" Akşam gazetesi yazarlarından Güler Kömürcü 22 ve 23 Aralık yazılarında, Türkiye'nin ünlü korku dizisi Kurtlar Vadisi'nin de bu Süleymaniye olayıyla ilgili bir filme çevrildiği şu günlerde, bu haberlerin psikolojik harekat içeriğine dikkat çekiyor. Her koşulda çevirmenlerin savaş durumunda, ulusal ve özel ordularla ne yaşadığı tam olarak ilgi alanından çıkmış durumda. 2004 yılında, yine Titan şirketi için çalışan Lokman Hüseyin adlı Iraklı bir çevirmen ile Türkiyeli bir yüklenici, kendilerine Ansar al-Sunnah Ordusu adını veren birileri tarafından kafaları kesilerek idam edilmişti. Ansar al-Sunnah Ordusu, "ucuz dünyevi kazançlar elde etmek için Haçlıların İslam'la yaptığı savaşta rol alanları" korkutmak üzere, yaptığı sorgulama ve idamı filme almış, yayınlamıştı. Çevirmen boynunda Titan şirketinin çevirmenlik kartını asılı durur haldeyken yapılan bu sorgulama ve idamın filmi, şimdi internette dünyadan iç bulandırıcı haberler toplayan bir sitede yer alıyor. (Sabri Gürses)

20 Aralık 2005

Edebiyatta Tercümenin Rolü ve Halide Edip Adıvar

İstanbul Üniversitesi kütüphanesinin tozlu raflarından olağanüstü güzellikte bir kitapçık buldum. Edebiyatta Tercümenin Rolü adlı kitapçığı ilk olarak Halide Edip Adıvar'ın yaşamöyküsünü incelerken fark ettim, eserleri sıralanırken pek ayrı olarak belirtilmeyen bu eser, internet üzerinde de sadece tek bir yaşamöyküsünde yer alıyordu. Halide Edip Hanım, İstanbul Üniversitesi'nde 1942-43 yılında yapılan konferanslarda yapılan bir konuşmanın metnini içeren bu kitapçıkta, Cumhuriyet öncesi ve sonrası çeviri çalışmalarını incelikle değerlendiriyor. Fakat Cumhuriyet dönemine ilişkin değerlendirmesi özellikle ilginç gözlemler içeriyor: "Bizde en son, en tabiî mânasiyle tercüme Cumhuriyet devrinde başlar. Âdeta bir sağanak, bir tufan halini alan bu tercüme mesaisi bugün birçok sahalara yayılmıştır. Bu tercüme işi yalnız, resmî değil, ayni zamanda bütün kitapçıların birbirleriyle yanşa çıktıkları bir saha olmuştur. Tercüme, bugün her milletin dilinden yapılıyor, ve sayı itibariyle Tanzimat’tan beri en çok tercüme yapan devir hiç şüphesiz Cumhuriyet devri oluyor. Fakat artık, Divan edebiyatı devrinde olduğu gibi münevverler herhangi bir harsın içine kendilerini daldırıp içinde kendilerini kaybetmiş ve Tanzimat’ta olduğu gibi bir tek dil ve harsa bağlanmış değildirler. Çok garip olarak bizim bugünkü tercüme faaliyetimizin, İngilizlerin Elizabeth devri tercüme faaliyeti —bazı istisnalarla— çok hatırlatan yerleri vardır. Birinci benzeyiş, ne bir tercüme nazariyesi, ne esaslı bir plân, ne de esaslı bir tenkit yapmamızdır. Gerçi ortalıkta tenkit adı altında bir şamata vardır. Fakat bu da —az istisnalarla— bir lise zihniyetini, yabancı diller mektebinde herhangi bir sınıfa lisan öğretme ve tercüme yaptırma tavsiyesi derecesini geçmemiştir. Yâni, tercüme tenkidi bugün, kelimelerin lügat mânalarına uyup uymadığı meselesi üstünde en çok durur, münekkidin şahsî temayülüne göre, yabancı bir syntax'ı ne dereceye kadar dilimize sokup sokamadığımıza inhisar eder.

Elizabeth devri tercümelerinde de ayni hamle, ayni coşkunluk ve bereket vardı. Fakat bu daha ziyade şiir sahasında idi. Bu devrin tarih, klâsik ve felsefe tercümeleri, bilhassa nesir olan tercümeleri daha kudretli ve sağlamdı. Fakat bu tercüme devri geçer geçmez, lehte, sleyhte çok tenkit yapıldığı gibi, birçok ta tercüme nazariyeleri ortaya atıldı. Yalnız, bugün herkesin üstünde birleştiği hakikat şudur: o devir büyük bir millî edebiyatın tercüme ile malzemesini zenginleştirdi, bu suretle İngiliz edebiyatının belki en büyük devrinde mühim bir rol oynadı.

Aynı neticeyi, bizim de belki ilerde çok tenkide uğrıyacak olan bugünkü tercüme faaliyetimiz için temenni edelim, ve yaratıcı kabıliyeti biraz durmuş gibi görünen edebiyatımızın bu tercüme devrinden sonra canlı ve yeni bir edebiyat devri açacağına inanalım. ..

"1- Çok ve zıt menbalardan tercüme yapıyoruz; bu bize zengin ve nev'i çok bir edebiyat verebilir. Fakat bundan evvel bu zıt zevkleri, fikirleri ve tarzları birbirine ahenkle örmek lâzımdır, yani bunların arasında nâzım vazifesi gören bir kıymet olmazsa fikir ve sanat hayatımızda bir anarşi doğabilir; ağızı kalabalık, şamatalı ve ölçüsüz bir edebiyat çığırı açabiliriz.

2- Âciz kanaatimce buna karşı gelebilmek için, şekil, metot ve bol sanat malzemesi arasında tek nâzım ve esas unsur kendi yerli ruhumuz, kendi kaynaklarımız, bütün tarih ve edebiyatımîzdaki milli mirasımızdır. ..

"Aziz arkadaşlar,

Size en son tavsiyem şudur. İyi, kötü, fikir ve sanat âleminde yer almış eserlerin tercümelerim okuyunuz. Bilhassa, —eğer tercüme yapmağa niyetiniz varsa— asıllarını okuyabilseniz de yine tercümeleri okuyunuz. Çünkü iyi tercüme kadar fena tercümeden de almacek ders vardır. Fakat bütün bu kıymetler malzemeye nâzım unsur vazifesini görecek olan kendi edebiyatımızın seyrini tarih boyunca takip edin. Her biriniz, geçmiş ve hattâ nisbeten yeni olan Türkçe telif eserlerini okumağı ihmal etmeyin. Fakat her biriniz, bunların arasından bir veya ikisini gönlünüze göre seçerek tekrar tekrar okuyun, yanınızda gezdirin. Tabiî olarak böyle bir eset mizaca gere biraz değişir. Meselâ İngilizlerin —bilhassa münevver ve muharrir tabakası— ekseriyetle Kitab-ı Mukaddes ve Shakespeare'i okurlar, yanlarında gezdirirler. Bunların böyle seçilip okunması bilhassa İngiliz dilindeki büyük mevkileri içindir. Ben, şahsen, bilhassa güzel Türkçesi için Süleyman Dede'nin Mevludu ile, Kısas-ı enbiya'nın bazı parçalarını bilhassa yukarıda zikrettiğim Kas bin Said'den tercümesini yammda gezdirir ve okurum.

Aziz arkadaşlar,

Biz, tercüme yoliyle dilimize getirdiğimiz zengin fakat karışık malzemenin nâzım unsuru olarak kendi harsımıza bugün hemen her zamandan fazla mevki vermek mecburiyetindeyiz. Bu malzemeden bir gümbürtü değil, yepyeni bir orkestrasyon çıkarmak sizin ve sizden sonrakilerin vazifesi ve rolüdür." (s. 274-276, abç. Kitapçığa ulaşmamı sağlayan Şirin Baykan'a teşekkür ederim. Sabri Gürses)

21. Savaş Yüzyılında Çevirmen

Titan şirketi ve Çuval Operasyonu'ndan sonra Türkiye'ye dönemeyen çevirmenler tartışması devam edecek gibi görünüyor. Ertuğrul Özkök, 20 Aralık yazısını bu konuya ayırmış; ilgililerle yaptığı görüşmeler sonucunda bu çevirmenlerle ilgili bir soruşturma, araştırma olmadığını öğrendiğini, hatta ilgililerin bu çevirmenlerden haberdar olmadığını belirtiyor. Özkök, tercümanlık yapmanın hainlik sayılamayacağını söyledikten sonra, çevirmenin sorgulamadaki rolüyle ilgili ilginç bir noktaya değiniyor. "Diyelim ki, sorgulamada tercümanlık yaptılar. Onlar [subaylar] konuşmayı reddediyorsa, tercüman aracılığıyla konuşmayı da reddedebilirler. Bu durumda geriye son ihtimal kalıyor. Bunlar tercüman değil, bizzat sorgulama elemanıydı." Savaşlar, ülkeler ve çevirmenler ilişkisi 21. yüzyılda çok karmaşık bir şekil aldı bile. 2005'in başında patlak veren FBI çevirmeni Sibel Edmonds skandalı da şaşırtıcı bağlantılar ortaya çıkartıyor. 11 Eylül'den sonra FBI'ın Amerika genelinde çevirmenlere yaptığı çağrının sonucunda işe giren Azeri kökenli Sibel Edmonds, FBI çeviri bölümünde kendisinden önce çalışan Melek Can'ın 11 Eylül'ü önceden haber veren bazı belgelere önemsiz damgası vurarak gizlediğini iddia etmişti. Christopher Deliso'ya göre, bu noktadan yola çıkan tartışmalar, içinde Türkiye, Pakistan, İsrail, Amerika, Dubai gibi ülkelerin adlarının da anıldığı bir nükleer kaçakçılık hikayesine doğru şekilleniyor. (Sabri Gürses)

19 Aralık 2005

Çok Satanlar Listesi

İmge Kitabevi, alıştığımız çok satan kitap listelerinden farklı olarak, çok satan yazarların dışında, çok satan çevirmenlerin de listesini çıkardı. Toplamda en çok satan yazarlar, geçen yıl en çok satan yazarlar, toplamda en çok satan çevirmenler ve geçen yıl en çok satan çevirmenler olmak üzere 4 liste mevcut. Listeler kitap değil, yazar ve çevirmen odaklı olduğu için çeşitli tartışmalar yaşanabilir, ancak tam da bu yönleriyle daha çok dikkat çekeceklerine kuşku yok. Bu listeye göre (20 Aralık 2005) çok satan ilk beş çevirmen şöyle: 1. Petek Demir, 2. Alaeddin Şenel, 3. Mehmet Ali Kılıçbay, 4. Aykut Derman, 5. Aslı Biçen. (Oktay Ertan)

Irak’a Peygamber Götüren Titan

Irak’ta ABD kuvvetlerine çeviri hizmeti veren Titan adlı şirket, postmodern savaşın özel şirketlerle birlikte nasıl yürütüldüğüne ilişkin çok ilginç bir örnek. Titan, Amerika’nın askeri çalışmalarına verdiği çeviri hizmetleri için 2003 yılında 112.1 milyon dolar almış. 2001 yılında geliştirmiş olduğu ve ilk kez Afganistan'da denenen Prophet (Peygamber) adlı bir çeviri aracı Irak’ta kullanılıyor. Bu mobil araç belli bir mesafe içinde yapılan bas konuştan cep telefonu konuşmalarına dek birçok sinyali saptıyor ve içinde bulunan çevirmen bir bilgisayar aracılığıyla çevirmesi için deşifre ediyor. Şirketin kendi internet sitesinde Savunma Bakanlığı için Milli Güvenlik hizmeti verdiği belirtiliyor. Aynı sitede Irak ve Afganistan'da çalışacak çevirmenler arandığına ilişkin bir duyuru var: adaylarda aranan nitelikler, ordunun zor koşullarına dayanıklı olmak, çeviri yeterliğine sahip olmak, tıbbi soruna sahip olmamak ve güvenlikle ilgili sorunlu bir geçmişe sahip olmamak. Titan, 1999 yılında bünyesine Arapça, Uygurca, Aramca, Kürtçe, Özbekçe ve daha birçok dilde çevirmenler almaya başlamış. Bunun için bu dilleri bilen kimselerin bulunduğu derneklere, iş fuarlarına, dil kurslarına fakslar çekmiş, başvurabilecekleri ücretsiz bir telefon hattı açmış. Örneğin Afganlara gönderilen duyuruda şu gibi sözler yer alıyor: "Bu harika iş fırsatı size hem Afganistan'a ve Birleşik Devletler'e Afgan halkı için yeni ve umut dolu bir gelecek yaratmaları için yardım etmek, hem de küresel güvenliğe destek olma şansı veriyor ... Eğer siz ya da tanıdığınız biri iyi bir ücret, olanaklar ve terörizme karşı verilen savaşa olumlu bir katkı yapma şansı veren anlamlı bir işle ilgileniyorsa, lütfen bizimle temasa geçin." İyi bir ücretin karşılığı, büyük ölçüde vergiden muaf olan yıllık 108 bin dolar.

Aynı şekilde şirket, Irak işgalinden birkaç ay önce Nashville, Dallas ve San Diego'daki Kürt topluluklarına bu tür faks ve postalar göndermiş. Bu şekilde işe girip yolu San Guantanamo sorgulama kamplarına kadar uzanan çeşitli kişiler olmuş. Diğer yandan şirketin iş bağlantıları oldukça tartışmalı. 2004 Mart'ında Savunma Bakanlığı ödemelerin bir kısmını, bir soruşturma çerçevesinde askıya almış. Şirket aynı zamanda Endonezya'dan Zimbabwe'ye dek birçok yerde çeşitli rüşvet skandallarıyla anılıyor. 2004 yılının Nisan ayında, Ebu Garip hapishanesindeki işkence olaylarının ortaya çıkması sırasında, Titan şirketine de sorgulamacılar ("interogator") sağladıkları yolunda suçlama yapılmış, buna karşılık şirket sorgulamacı değil tercüman ("interpreter") sağladıkları yanıtını vermiş. (Sabri Gürses)

Savaşta Kime Çeviri Yapmalı?

Seth Hettena'dan aktaran Sabri Gürses Savaş çevirmenliği yapan çevirmenlerin yaşadığı sıkıntılara ilişkin bir haber, gazetelerde kişisel ayrıntılara yer verilmeden, politik vurgularıyla yer aldı. Özellikle Hürriyet'te yer alan haber ilginç vurgular içeriyor: "Amerikalı yetkilileri ikna edip Güney California’ya taşındı ve siyasi mülteci oldu.." "San Diego merkezli bir şirketle anlaşıp.." "Bu uyarıya rağmen tercümanlık görevine devam eden Çelik ve Dalkılıç.." "Çelik ve Dalkılıç, ‘Türkiye’ye dönerlerse işkence göreceklerini, hatta öldürüleceklerini’ iddia edip Amerikalı yetkililerden 3 buçuk ayda siyasi iltica hakkı aldı. Kendilerine sahip çıkmadığını iddia ettikleri tercümanlık şirketi Titan’a 1 milyon dolarlık tazminat davası açan ikili, Amerikalı muhabire, ‘Burada iş bulamıyoruz. Eski hayatlarımızı özledik’ dedi." Buna karşın Seth Hethena'nın American Associated Press'e yazdığı haberde ilginç ayrıntılar var. Ulusal orduyla işletmesini büyük ölçüde şirketlerin üstlendiği bir ordunun ilişkisi sözkonusu olduğu durumlarda karmaşık sorunların doğabileceğini gösteriyor. Bu habere göre olaylar çevirmenler açısından her yönüyle kötü gelişmiş: Turist rehberliği yapan Tuncay Çelik (43), 2003 yılının Şubat ayında, Titan adlı bir şirketin Irak'taki Amerikan ordusu için çalışmak üzere çevirmen aradığını öğrenerek işe başvurmuş ve kabul edilmiş. 173. Hava Tugayı'yla çalışmak üzere Kerkük'e gönderilmiş. Burada 40 çevirmen varmış ve içlerinden biri de kendisi gibi çalışmaya gelmiş olan Savaş Dalkılıç'mış (46). Temmuz ayında bizde Çuval Harekatı olarak bilinen, ABD askerlerinin Türk subaylarını tutuklaması olayı gerçekleşmiş. Bu askerlerin tutuklanması ve sorgusu sırasında çeviri yapılması gerekmiş. Olayın ardından orada bulunan Türk gözlemciler ("observers") bu çevirmenlerden olaylara ilişkin bilgi istemiş ve bilgi vermezlerse Türkiye'ye dönemeyeceklerini söylemiş. Bilgi veren bazı çevirmenler ülkeye dönebilmiş, Çelik ve Dalkılıç'sa, ABD güçlerinin hizmetinde çalışmaları ve Titan yetkililerinin onlara bilgi vermemelerini söylemesi nedeniyle bilgi vermemişler. Fakat Titan şirketi de onların güvenliğini sağlamak üzere bir çabada bulunmamış. Bağdat'taki bir sığınağa gönderilmişler, ama buraya kabul edilmemişler. Şirket onlardan "kurtulmayı," Türkiye'ye göndermeyi düşünüyormuş. Almanya'ya bırakıp "ortadan kaybolduklarını söylemek" gibi öneriler de gelmiş. Temmuz ayının sonunda bir askeri uçağa bindirilmişler ve Delaware'e, Dover hava Kuvvetleri Üssü'ne götürülmüşler. Üç buçuk ay bir hapishanede kalmışlar. Titan şirketinden hiçbir haber alamadıkları bu sürenin sonunda, Kasım ayında göçmen davalarına bakan bir yargıç onları "barınağa" ("asylum") göndermiş. Çelik ve Dalkılıç iki yıl önce olan bu olay için, Titan şirketine ve onun taşeronu SOS International Ltd.'e 1'er milyon dolarlık tazminat davası açmışlar. Avukatları, Uluslararası Af Örgütü ABD şubesinin eski başkanlarından Paul Hoffman'mış ve dava devam ediyormuş. Çelik ve Dalkılıç'a göre şirket ayda 6000 dolar ödemeyi vaat etmiş, fakat 1500 dolar ödemiş. İddiaya göre Titan ABD hükümetinden çevirmenlerin ücretlerini almış, fakat aradaki farka el koymuş. Bu iddiayı red eden şirketler, çevirmenlerin bir Türk taşeron tarafından işe alındığını ve ödemelerini onun yaptığını söylemişler. Çelik ve Dalkılıç artık Güney Kaliforniya'da yaşam mücadelesi veriyormuş. Çelik, "Geride bıraktığımız hayatları özlüyoruz," demiş. "Kimse olmamak, bir hiç olmak acı veriyor. Burada bir geçmişimiz yok. Kimse bizi tanımıyor. İş bulmak olanaksız. Ne yapacağımızı bilmiyoruz."

18 Aralık 2005

Tahinci Şifresi

Oktay Ertan "Da Vinci Şifresi"nin analizlerini içeren çeviri kitaplara burada değinmiştik ve çeviri kitapların başka çeviriler doğurabileceğini görmüştük. Akis Yayınlarından Adem Özyol imzasıyla çıkan "Tahinci Şifresi" ise çeviri edebiyatın yerli edebiyat tarafından taklit edilmesine yeni bir örnek oluyor. 18 Aralık tarihli Sabah Pazar'da bu konuya yer verilmiş ve yazarla röportaj yapılmış. Burada yazar, üstü kapalı bir eleştiri ve ironi yaptığını söylüyor, ancak okurların bu kitabı satın alırken "eleştiri ve ironi"yi mi, yoksa tanıtım yazısında yer aldığı üzere, içinde birçok tarihi figürün isminin geçtiği heyecan dolu "Türk yapımı bir kurgu"yu mu göz önünde bulunduracaklarını bilemiyoruz. Muhabirin, Tahinci'nin Da Vinci'yi andırmasını hatırlatması üzerine yazar "Bunun hukuka aykırı olmadığını ve okurların bu türe alışması gerektiğini" söylüyor. Dikkat çeken bir diğer nokta ise muhabirin kitaptaki bir karakterle ilgili sorusuna "Altı ay vaktim olsaydı daha uzmanlık işi bir kitap yazabilirdim." şeklinde cevap vermesi.

Fransızca E = Türkçe E?

Sabri Gürses Fransız yazar Georges Perec, Şeyler, Uyuyan Adam ve Yaşam Kullanma Kılavuzu gibi kitaplarıyla Türkçede tanınan ve sevilen bir yazar. Yazarın Oulipocu deneylerinden biri olan, hiç "e" harfini kullanmadan yazdığı La Disparition Kayboluş adıyla Türkçeye çevrildi. Kitabın çevirmeni Cemal Yardımcı 17 Aralık 2005 gecesi , Kanal D'de Okay Bayülgen'in Televizyon Makinası adlı programının canlı yayınındaydı. "Mümkün olduğu kadar aslına sadık, neredeyse birebir bir çeviri yaptığını" söyleyen Yardımcı, üç yıl boyunca evden çıkmadığı yolundaki sözlerin de bir parça abartılı olduğunu belirtti. Yardımcıya ilişkin Galatasaray Lisesi yılları izlenimlerini aktaran Bayülgen'in, biçimsel oyunların bu kitabı herkesin okumasını güçleştirip güçleştirmediği yolundaki sorusu üzerine, Yardımcı, "Okuyabilirsiniz.. Sadece 'e' kullanmamaktan ibaret olsaydı, bu kitap çevrilmeyebilirdi.. edebi oyunların dışında, yer yer kuru, yer yer su gibi akıp giden pasajlar var.. son derece sürükleyici bir kitap.. Hatta kitap çıktıktan sonra bir hata var mı diye bakmak üzere kitabı elime alınca, dayanamayıp iki saat içinde bir daha okudum.. o kadar sürükleyici bir kitap" yanıtını verdi. Birkaç izleyicinin sahneye çıkarak Cemal Yardımcı'yla "e" harfi kullanmadan konuşmaya çalıştığı program eğlenceli bir havada geçti. Douglas Hofstadter, Le Ton Beau de Marot adlı şiir çevirisine adanmış kitabında, Perec'in La Disparition'unun İngilizce çevirisiyle ilgili ürkütücü bir hikaye anlatır. Marvin Validbook on yıl çalışarak bu kitabın İngilizceye, "sözcüğü sözcüğüne" bir çevirisini yapar ve çevirisine 1000 sayfa kadar bir ek koyar: Perec'in taslakları, değişiklikleri, metin üzerinde çalışmalarıyla ilgili uzun bir inceleme. Roman tümüyle "e"siz olarak yayına hazırlanır. Kitabın sadece tek bir yerinde, yayıncının kitabın başlığının altına "İçinde 'E' Harfinin Bir Kere, Ama Bir Kere Bile Görünmediği Bir Roman" yazdığı yer dışında hiçbir yerde "e" harfi yer almaktadır. Fakat büyük bir şanssızlık eseri, tam on yıllık çalışma ürünü olan bu çeviri yayınlanacağı sırada, kitabın Wilber Darent'in yaptığı "e" siz çevirisi yayınlanır ve üstelik aynı yıl yaratıcı çeviri alanında Nobel'e aday gösterilir. 1997 yılında Perec'in bu kitabına öykünerek Türkçe bir roman yazılmıştı.

17 Aralık 2005

Tolstoy'u Kim Çeviriyor?

Sabri Gürses 16 Aralık 2005 tarihli Radikal Kitap'ta Celal Üster'in, Savaş ve Barış'ın yeni İngilizce çevirisinden yola çıkarak yazdığı güzel bir yazı yer aldı. Yazının son kısmında Savaş ve Barış'ın çok sayıda Türkçe çevirisi bulunduğuna değiniyor ve bunların hangi dillerden yapılmış olduğunu saptamanın gerektiğini söylüyor. "Bence konunun uzmanları (örneğin, bir Rus Dili ve Edebiyatı uzmanı) bu çevirilerin tümünü incelemeli, sapla samanı birbirinden ayırmalı. .. okurlar ne kadar sağlıklı çevirilerle karşı karşıyalar? Bunun ortaya çıkarılması gerekir diye düşünüyorum." Celal Üster'in önerisi bence çok yerinde, fakat bu öneriye birkaç nokta eklenebilir gibi geldi. Rus Dili ve Edebiyatı bölümlerinin, Ataol Behramoğlu, Azer Yaran gibi ünlü çevirmenlerinin ardından yeni bir kuşağı çeviri yapmaya başladı. Yayınevlerine çeviri yapan çevirmenlerin bazılarının isimlerinin tanınmamasının ardında bu neden olabilir. Ayrıca mevcut çevirileri Rus Dili uzmanlarının incelemesi Rusça çevirmenlerin güvenilirliğini ortaya çıkaracak iyi bir uygulama olabilir, fakat bunun ikinci adımı olarak, yayınevlerinin öncelikle Rusça eserleri özgün dilinden çevirtmeyi bir ilke haline getirmesi ve bunu destekleyecek şekilde, editörleri arasına Rusça editörler alması yararlı olacaktır. Çünkü piyasada ikinci dilden çevrilmiş birçok Rus edebiyat eserleri, incelemeler var ve bunun başlıca nedeni, Rusça çevirmenlerin sayıca az olmasıyla birlikte, yayınevlerinde Rusçadan yapılmış çeviriyi denetleyecek bir uzmanın bulunmaması. Genellikle ikinci dilden denetlemeye çalışıyorlar ve çevirinin çeviriyle denetlenmesi gibi sorunlu bir durum çıkıyor ortaya.

Ötekinin Çekiciliği: Prof. Rosemary Arrojo İstanbul’da

Ayşe Nihal Akbulut Boğaziçi Üniversitesi Çeviribilim Bölümü Aralık ayının ikinci haftası Prof. Rosemary Arrojo’yu konuk etti. Prof. Arrojo Brezilyalı bir çeviribilimci. Aynı zamanda New York’ta Binghamton Üniversitesinde Çeviri Araştırmaları Merkezi’nin yöneticisi. 14 Aralık 2005 günü Boğaziçi Üniversitesi'nde yaptığı konuşma “Translation, Transference and the Attraction to Otherness- Borges, Menard, Whitman” (Çeviri, Aktarım ve Ötekinin Çekiciliği-Borges, Menard, Whitman) başlığını taşıyordu.

Arrojo konuşmasında Borges’in çevirmenliğini, ozanlığını, yazarlığını, Walt Whitman sevdasını, Kişotsuluğunu ele aldı. Bunları Borges’in kendi yaşamındaki kilometre taşlarına değinerek Lacan geleneğinde ruhçözümleme kavramlarına vurarak irdeledi, değerlendirdi. Konuşmayı izleyenler ister yazın, ister çeviribilim, ister ruhbilim alanından olsunlar düşünme, öğrenme ve eğlenme fırsatı buldular.

Bütün hafta Boğaziçi Üniversitesi'nin konuğu olan Prof. Arrojo, lisans ve lisansüstü programı izleyen öğrencilerle de söyleşi ve tartışma oturumları yaptı. Bunlardan 4. sınıf lisans öğrencileriyle yaptığı derse katıldım. Arrojo’ nun kuramsal metinlerini okumuş olan öğrencilerin ilginç sorularını yanıtlayan çeviribilimci, kuramsal bakış açısından, ilginç çevirmenlik durumlarına uzanan geniş bir yelpazeye yayılan bir değerlendirme yaptı.

Bir soru üstüne çeviri bölümlerinde verilen eğitime de değinen Arrojo, eğitimin de ruhçözümlemeci bir örneksemeyle ele alınabileceğini belirtti. Eğitmenin ‘herşeyi bilen usta, guru’ konumuyla işe başlayıp, öğrencisini esinleyerek, kışkırtarak yol alıp sonra da aslında ‘işin hiç de kendi söylediği gibi olmadığını’ itiraf edecek ve öğrencisinin başardıklarına şapka çıkartacak kadar ‘cömert’ olması gerektiğini anlattı.

16 Aralık 2005

Hans Vermeer İstanbul Üniversitesi'nde

Doç. Dr. Sâkine Eruz Çeviribilimci Prof. Dr. Hans Vermeer, bugün İstanbul Üniversitesi’nde, Hieronymus ve Novalis’in çeviri yaklaşımlarından yola çıkarak çeviri kavramının tarihselliğini ele alan bir seminer verdi. Doç. Dr. Alev Bulut, Doç. Dr. Sâkine Eruz ve Araştırma Görevlisi Rana Kahraman’ın girişimleriyle düzenlenen bu seminerde Vermeer, söze tarih kavramının içeriğini sorgulayarak başladı. Tarihin öyküselliği ve modern tarih anlayışımızın yeniliği üzerinde duran Vermeer, çevirmenin kavramların öyküsünü, tarihsel arka planını bilmesinin önemli olduğuna dikkat çekerek İsa’nın çoban olmasını yorumladı:

“Hz. İsa’nın vefatından 70 yıl sondra Lucas isimli bir doktor oturup Hz. İsa’nın doğumunu kaleme alır. İlk kez bu öyküde Hz. İsa için ‘çoban’ kavramı kullanılır. Evet, bugün biz ‘çoban’ dendiğinde ne kastedildiğini anlıyoruz, ancak acaba arka planını da anlıyor muyuz? Zaman içinde ilkin koyun güden kişi anlamını içeren bu kavram, daha sonra develeri ve sekiz yüzyıl sonra da atları gütmek için kullanılıyor. Kavramın arkasında yatan nedir? Almanca’da ‘gütmek’ ile çevirebileceğimiz çobanın söz öbeklerinden olan ‘hüten’ kavramı ‘korumak’ anlamında da kullanılır, çoban bir tür öncüdür, yanındakileri korumakla yükümlü bir yol gösterici. O tarihlete koyunların insanların bütün mal varlığı olduğu düşünülürse bu mesleğin ne denli önemli olduğu belki anlaşılır. Etinden, sütünden yararlanılıyor, yünü eğriliyor, giysiler yapılıyor ve bu hayvanlar insanların hayatta kalmasını sağlıyor. Aynı durum deve çobanı için de geçerlidir, bu çoban da develeri her şeyden ve herkesten korumak durumundadır. Peki, kavram Almanya’da, Saksoncada neden 800 yıl sonra karşımıza ‘at çobanı’ olarak çıkıyor? O tarihlerdeki sosyo-ekonomik oluşumları göz önünde bulunduralım, feodal beylikler hakim ve bu beyliklerin kuvveti sahip oldukları binek hayvanlarıyla da ölçülüyor. Bir beylikten diğer beyliğe ulaşmak, ya da bir yerden bir yere gitmek için bu atlara gereksinim var, bu durumda atları güden çoban önemli bir kişi, akıllı, kuvvetli ve cesur. Bunun karşılığı kavram olarak ‘mari-skalk’ (at bakıcısı). Günümüz diline baktığımızda bu kavramın ‘Marschall’ (mareşal) olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Sonuçta bu kavramın tarihle ilgisi yoktur, arka planı fazla düşünülmeden birebir alınmış bir kavramdır, çevirisi dahi yapılmamıştır.

Diğer yandan Hataylı Hieronymus (St. Gerome). Hieronymus’un en tanınmış sözü çeviri sözcüğü sözcüğüne değil, anlama göre yapılmalıdır (non verbum e verbo, sed sensum de senso) sözüdür herhalde. Bu sözden gerçekten de Hieronymus’un anlama göre çeviri yaptığını mı anlamalıyız? Bu soruyu şöyle yanıtlamaya çalışayım, o zamanda anlama göre yapılan çeviri, kelimelerin diğer dildeki karşılığını seçmek demekti. Kelimesi kelimesine yapılan çeviri ise aslında sesbirimlerin diğer dildeki karşılığı birebir verilerek yapılan çeviriydi. Bu durumda bu kavramları biz bugünkü anlamında kullanamayız."

Çevirinin kültürler arası bir eylem olduğuna dikkat çeken Vermeer, Türkçede ölen birinin ardından söylenen “sizlere ömür” deyişinin Almancada karşılığı olmadığına, bu dilde ancak “anneannem öldü” diyebileceğimizi, hatta “Caddede bir sürü kedi vardı” cümlesinin bile Almancada karşılığı bulunmadığını, çünkü Almanya’da kedilerin sokakta gezmesinin doğal bir durum olmadığını söyleyerek konuşmasını renklendirdi.

Seminerin sonunda Hieronymus’la ilgili olarak yöneltilen bir soruya yanıt verirken, İncil çevirilerinde Babil hikayesinin yanlış yorumlandığına dikkat çekti:

“İncil’deki Babil Kulesi efsanesini hepiniz biliyorsunuz, Tanrı insanlara kızıyor, neden bu denli yüksek bir kule yapıyorlar diye. Oysa Tanrı, kulu çalışkansa kendi kuluna neden kızsın ki? Burada önemli olan bir sözcük vardır, İbranice ‘balal,’ yani ‘confuse’ (aklını karıştırmak) ve ‘mix’ (birbirine karıştırmak) anlamlarını karşılayan bir sözcük. Çeviri sürecinde İbranice’deki bu ‘balal’ sözcüğü dikkate alınmadığında şöyle bir yorum ortaya çıkıyor: ‘Tanrı insanlara kızarak, onların ayrı dilleri konuşarak dünyanın dört bir yanına dağılmalarına neden oluyor’, oysa bu kelime dikkate alınacak olursa, başka bir yorum çıkar: ‘Tanrı bu denli çalışkan kullarını görünce, onları dört bir yana dağıtarak her yerde bu tür şehirler inşa etmelerini istiyor.’”

Vermeer'in Almanca ve İngilizce olarak gerçekleştirdiği bu seminerin çevirmenliğini genç çevirmen adayları yaptı.

15 Aralık 2005

Yayın Dünyası AB Terazisinde

Oktay Ertan Milliyet Kitap Aralık sayısında, ÇEFOR'a konuşmacı olarak katılmış olan Kenan Kocatürk'le AB ülkelerindeki ve Türkiye'deki yayın sektörü üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiş. Kocatürk, Türkiye Yayıncılar Birliği Yönetim Kurulu Üyesi sıfatıyla soruları yanıtlamış ve aşağıdaki temel noktaları vurgulamış: 1) Okuma alışkanlığı ve kitaba olan talep arasındaki farklar, AB yayın sektörünün Türkiye'ye göre daha üst düzeyde olmasının temel nedeni. 2) AB sektörünün yaklaşık 400 yıllık bir geçmişinin olması, ülkemizdeki yayıncılık sektöründe yaşanan yapısal sorunların orada çoktan aşılmasını sağlamış. 3) Devlet kurumlarının eğitim alanında ihale yoluyla büyük miktarda kitap alımı yapması haksız rekabete neden olurken AB ülkelerinde bu tür alımlar yayıncılara zarar vermeyecek şekilde ve yerel olarak yapılıyor. 4) AB yayın sektöründe büyük bir tüketici kesimi olan kütüphaneler alım için yüksek bütçeler ayırır ve bol miktarda yeni kitap alımı yaparken ülkemizdeki kütüphanelerin çok düşük miktarda (2003 yılında 47 yeni kitap) yeni kitaplar almaları ve bu kütüphanelerin bir kısmının kapalı (1432 kütüphanenin 250'si) olması yayın sektörüne zarar veriyor. 5) AB sektöründe küçük yayınevlerinin mağdur olmasını engelleyen ve yasalarla sabitlenmiş belli fiyat barajlarının uygulanması, büyük yayınevlerinin düşük fiyattan çok fazla kitap satmasına engel oluyor. Türkiye'de haksız rekabete yol açan "düşük fiyat-çok baskı" satış stratejisi küçük diğer yayınevlerini mağdur durumda bırakıyor. 6) AB sektöründe yazar ve çevirmenler geçimlerini sürdürmek için başka işlerde çalışmak zorunda kalmıyorlar; sanat ödülleri, okuma günleri gibi yerel belediyelerin ve kültür fonlarının desteklediği etkinliklerin çokluğu yazar ve çevirmenlere para desteği sağlarken, diğer yandan "yazar evi" gibi gibi projelerle yazar ve çevirmenlerin barınma ve yiyecek sıkıntlılarının azaltılması hedeflenmiş. Buna ek olarak, yazar ve çevirmenlerin katıldığı toplantı, söyleşi, fuar veya dinletilerde ulaşım ve konaklama gibi masrafları karşılanıyormuş. Türkiye'de bu tip etkinliklerden bahsetmek çok zor. 7) AB üyesi bazı ülkelerde uzun süredir örgütlenmiş durumda bulunan yazar ve çevirmenler, söz sahibi durumdalar. Örneğin, Almanya'da çıkan telif yasasıyla önemli kazanımlar elde ettiler. Türkiye'de ise örgütlenme konusunda yazar ve çevirmenler şimdiye dek başarılı olamadılar. 8) AB üyesi ülkelerde bandrol uygulaması bulunmamaktadır. Türkiye'deki bu uygulama ortadan kaldırılmalıdır. Yayıncılar 2004 yılında 280 milyon bandrol almıştır; denetim yetersizliğinden dolayı bu uygulama yayıncıların devlete para ödemesi haline gelmiş ve asıl amacından uzaklaşmıştır. 9) AB yayın sektöründe edebiyatın payı %30 civarındadır, Türkiye'de ise yayın sektörü dendiğinde akıllara önce edebiyat alanındaki yayınlar geliyor. 10) AB'de çeviri kitaplara olan ilgi son yıllarda oldukça arttı. 2003 yılına ait çeviri kitap oranları: İngiltere'de % 3.3, Almanya'da % 14, Fransa'da % 17, Danimarka'da % 19, Hollanda'da % 24, İtalya'da % 25, İspanya'da % 26, İsveç'te % 60, Romanya'da ise % 90 oranındaki kitaplar çeviri.

Kütüphaneler, Korsan Yayınlar, Çevirmen Ücretleri

Sabri Gürses ÇEFOR’da gerçekten de uzun zaman yankı bırakacak konuşmalar yapıldı. Bunlardan biri bana özellikle ilgi çekici geldi, çünkü haklı yanları olan ama uygulamada çok farklı sonuçlar doğurabilecek bir konuşmaydı.

Yayıncılar Birliği adına konuşan Literatür Yayınevi genel yayın yönetmeni Kenan Kocatürk, üç temel nokta üzerinde özellikle durdu: korsan yayınlar, kütüphaneler ve çevirmenlerden yapılan vergi kesintileri. Korsan yayının sektörü büyük zarara uğrattığını, ister popüler edebiyatın korsan basım yoluyla çoğaltması olsun, ister ders kitaplarının fotokopi yoluyla çoğaltılması olsun, bunların hem ekonomik hem de entelektüel korsanlık olduğunu söyledi. Fotokopi yoluyla çoğaltılan yabancı ders kitaplarının çoğaltılma bahanesinin yüksek fiyatlar olduğunu, ama bu yüksek fiyatların yabancı yayıncı tarafından yazarın entelektüel sermayesi göz önünde bulundurularak konduğunu söyledi. Ardından yurtdışındaki yayınevlerinin yayınlarının başlıca alıcısının kütüphaneler olduğunu, kütüphanelerin alımlarıyla yayınevlerinin maliyetlerini karşılayabildiğini, ülkemizdeyse kütüphanelerin atıl durduğunu, yıllık alımlarının çok düşük (50 başlık civarında) olduğunu söyledi. Üçüncü olarak da, kendi yayınevinden bir örnek vererek, Almancadan, içinde İspanyolca ve Fransızca (çeviri gerektiren) dipnotların da yer aldığı bir sosyal bilim kitabını çevirttiğini, bunu için çevirmene vereceği ücretten yapılacak vergi kesintilerinden sonra çevirmenin eline geçen ücretin gülünç bir rakam halini aldığını söyledi.

Kanımca, burada haklı savlar var, fakat aşırı yorum ve sonuçlara yol açabilirler. Birincisi, korsan yayının savunulacak bir yanı yok, fakat Türkçe yayınların korsan çoğaltılmasının önüne geçmek üzere çeşitli girişimlerde bulunuluyor: bandrol uygulanıyor, kitap fiyatlarının ucuzlatılması deneniyor.. Başka yollar da aranacaktır ve bunun önüne, her sektörde olduğu gibi (sonuçta peynirin de, dvdçaların da korsanı var) geçilmeye çalışılacaktır. Yabancı ders kitapları konusuysa, bu kitaplar Türkiye’de basılmadığı sürece yayıncılar birliğini ilgilendirmez gibi geliyor bana, sadece bunların ithalatçılarını ya da onları temsil eden bir ajansı ilgilendirir.

Kütüphaneler konusu, bu açıdan ilginç bir konu. Gerçekten de Türkiye’de kamusal kütüphane sistemi insanı ağlatacak kadar kötü bir noktada. Öğretmenlerin çeşitli illere, ilçelere gönderilmesi konu ediliyor, ama bu illerde, ilçelerde öğrencilerin yararlanacağı kütüphaneler var mı, çalışıyorlar mı konu bile edilmiyor. (Büyük olasılıkla, yakın bir gelecekte bunun keskin bir çözümünün internet olduğu öne sürülecek ve bütün buralara internet bağlantısı sağlanacak. Bu da internet üzerindeki Türkçe kaynakları, kültürel yabancılaşmayı gündeme getiren ayrı bir sorun.) Kütüphane konusu bu yüzden iki yönlü bir konu, işlerliklerini kaybetmiş durumdalar ve bunlara yeterince yayın alınmıyor. Fakat bunların canlandırılması ve yayınevlerinden yayın almaları konusu üzerinde düşünmek gerek. Mevcut yayıncılık sistemi büyük oranda çeviri yayınlara yer veriyor, kamusal kütüphaneler kitap alımı yaptıklarında bu yayıncılık piyasasının içinden özel bir değerlendirme yapmak durumunda kalıyor. Gelişmiş ülkelerde çeviri özel bir alan olduğu ve yayıncılık büyük oranda telif eserle yapıldığı için, bu tamamıyla bize özgü bir sorun. Kamusal kütüphane, yayıncının girişim riski alarak çevirip yayınlattığı bir kitabı ülke çapında özel bir dağıtıma sokacak. Neden? Çeviri kitap, sonuçta çevrildiği dildeki kitapla, yani telif kitapla aynı oranda bir yatırım gerektirmiyor. Çeviri yayınlayan yayıncı, büyük ölçüde özgün dildeki yayıncının yatırımına ortak oluyor, onun yayınının sonucu olan tanıtımlardan, eleştiri yazılarından yararlanıyor. Özellikle de yayınladığı telif ve çeviri eserler içinde, çeviri eserler oran olarak baskınsa ona bir tür aracı kurum olarak bakmak bile mümkün. Bu gibi nedenlerle, kamusal bir kurum olan kütüphanenin çeviri yayınları almakla kamusal hizmet yapmış olup olmayacağı, seçim sırasında hangi ölçütleri benimseyeceği, üzerinde dikkatle durmayı gerektiren konular haline geliyor. Kütüphanecilik sistemi, kendi araştırmacı ve yazarlarını destekleyen, büyük oranda telif eserlerin yayınlandığı, yayıncıların kendi gündemlerini yarattığı toplumlarda sağlıklı işliyor belki (Library of Congress bunun bir örneği sayılabilir), fakat kültürel olarak bağımlı olan toplumlarda nasıl işlediği üzerinde bir düşünmek anlamlı olabilir. (Köktenci bir tavırla, kütüphanelerin çeviri eserleri değil, özgün eserleri almasının daha doğru olacağı bile söylenebilir: Hegel’in Hukuk Felsefesi’nin özgün metni neden sadece Türkiye’de Goethe Enstitüsü’nde bulunsun, neden Iris Murdoch’ı kendi dilinden okumak için British Council’a gidilsin? Üstelik sadece büyük şehirlerden bahsediyoruz.) Yalnız yanlış anlaşılmasın: çeviri eserlerin kütüphanelere alınmasının yanlış olduğunu değil, kamusal kütüphanelerin başlıca işlevinin temel eserleri ve bu eserlerin çevirilerini bünyesinde bulundurmak olduğunu düşünüyorum; yayınlanan her kitabı bünyesinde bulundurmak ikincil bir işlev olsa gerek. Kütüphanelere kitap alımının ölçütü yayıncılara destek olmak değil, bu yayınların telif ya da çeviri temel yayın olması olabilir ancak, bence.

Bu açıdan çevirmenlere ödenen ücretlerin düşük olmasını vergilerle ilişkilendirmek de, yeterince anlamlı olmuyor. Çünkü korsan yayıncılığın bir ayağı sahte baskılarsa, bir ayağı da gizli baskılar: yayınevlerinin yayınladıkları kitapları hangi sayıda bastıklarının sağlıklı bir denetimi yok. Çevirmenle yaptığı sözleşmede 1000 adet basacağını söyleyen yayınevi 2000 ya da 10000 adet basabilir. Bandrol ve benzeri uygulamaların yeterli denetim sağlayamadığı ortada (ÇEFOR’da buna birçok kez değinildi). İkincisi ve daha da önemlisi, çevirinin ağırlıklı olduğu bir ortamda, çevirmen telif eser sahibi rolündedir. Yabancı kitapların fiyatlarının yüksek olması yazarın entelektüel sermayesiyle açıklanabiliyorsa, çeviri kitapların fiyatları hesaplanırken çevirmenin entelektüel sermayesi de bu hesaba katılabilir. Çevirmenin aldığı ücret değil, bu ücretin hesaplanma biçimi gülünç aslında: çevirmenin ücreti kitabın satış fiyatı üzerinden hesaplanmamalıdır, tam tersi olmalı, kitabın satış fiyatı çevirmenin ücreti üzerinden hesaplanmalıdır. Sonuçta çevirmen bir makine değil. (Üstelik bu noktada, çevirmenin makine olarak görüldüğünün açık bir örneğinin sözleşmelere yeni giren bir maddede yer aldığını hatırlamak gerek: yayınevleri artık çevirilerin elektronik ortamda teslim edilmesini şart koşuyor. Oysa bu işlem daha önce, ayrı bir dizgi maliyeti olarak kendi sorumlulukları arasındaydı. Çevirmene çalışma koşulunu –yani makineyle birlikte çalışmasını- dayatarak onu makineleştirdiklerini söylemek yanlış mı olur?)

Sonuçta, bence Kenan Kocatürk’ün dikkat çektiği noktaların gelecekte çok ilginç tartışmalara yol açacağı ortada. Bu çerçevede yapılanan birlik ve örgütlerin olumlu mu, yoksa olumsuz mu sonuçlara yol açacağını özenle düşünmek gerek. Kütüphanelerin canlanması gerekiyor, ama kamusal kurumlara özel girişimleri belirsiz ölçütlerle desteklemeyi önermek doğru mu; yayıncılığın büyümesi ve daha çok telif kitap yayınlayabilmesi gerekiyor, ama yayıncıların çeviriyi bundan kaçınmanın bir yolu gibi kullanması da sona ermeli; çevirmenlerin daha yüksek ücretler alması gerekiyor ve bunun aması yok. Bütün bunlar eşgüdümlü olarak nasıl gerçekleşir, bunu söylemek zor. Ama yayıncılık sektörü küresel ağa girmek istiyorsa, bunu yapmak zorunda.

Resimler: Dalyan, Eylül 2005. İlk resim Dalyan'daki kütüphanenin ön cephe resmi. Kütüphaneyi görür görmez merakla kapısına koşturdum, fakat ikinci resimde görüldüğü üzere, elbiseler ve hurdalarla kapatılmıştı. Caretta Caretta'ların yaşama alanı olmasıyla ünlenen bu güzel ve ilginç ilçede, bir kitapçı da bulamadım. İki dükkanda ikinci el yabancı kitap satışı yapılıyordu, ayrıca bazı gazete bayiilerinde yabancı dergiler de vardı. Bakkalından minibüs şoförüne dek yerli halkın neredeyse hepsi, orada yıllardır yabancıların yerleşmiş ve yaşıyor olmasından olacak, çeşitli yabancı dilleri konuşabiliyordu. Üçüncü resim bu durumu hatırlatan bir resim.

13 Aralık 2005

Çevirmenler Forumunun Ardından

Doç. Dr. Sâkine Eruz'un ÇEFOR Değerlendirmesi İstanbul Üniversitesi Mütercim Tercümanlık Anabilim Dalları’nın 8 ile 9 Aralık 2005 tarihinde düzenlediği Çevirmenler Forumu’nun ilk oturumunda meslek birlikleri ve çeviri derneği temsilcilerinin konuşmalarında ortak bir çatı altında birleşmenin önemi vurgulandı. Telif eserleri yasası her ne kadar hak sahibini koruyorsa da, bu yasanın uygulamasının, bürokratlar tarafından yayımlanan yönetmelikler, tüzükler ve iç hizmet genelgeleriyle son derece zorlaştırıldığı belirtildi. Bakanlığın son önerisi doksan altı sayfa altındaki kitapların bandrol almaması doğrultusundadır. Belirtilen sayfa adedi genelde ders kitaplarını kapsamaktadır. Baskı unsuru olmadan hükümetin harekete geçirilemeyeceğini, bunun için de kesinlikle çevirmenlerin birleşerek meslek birlikleri kurmaları önerisi getirildi.

Aynı günün ikinci oturumunda gerek konferans çevirmenleri, gerekse kitap çevirmenlerinin ayrı ayrı küçük gruplar halinde örgütlenmeyi yeğledikleri gözlemlendi. Hukukçuların katıldığı “mesleki örgütlenmenin hukuksal boyutuna” yönelik üçüncü oturumda ise telif eserleri yasasında eser ve çeviriyi kapsayan işlenme (işleme) ve derleme eser maddelerinin aslında yoruma açık olduğu, eser kavramının teknik çeviriyi de kapsayacak şekilde yorumlanmasının olanaklı olup olmadığı sorusuna tam bir açıklık getirilemedi. Bu oturumda Ağar batıda noter gibi yetkin mühürlü çevirmenler kurumunun Türkiye’de de oluşturulması için bu yönde girişimlerin başlatılmasının gerekliliği üzerinde durdu.

Aynı gün İngilizce Mütercim Tercümanlık Anabilim Dalı öğretim üyesi Betül Parlak’ın önerisi üzerine genel değerlendirmede fikrini söylemek isteyen dinleyiciler söz alıp kürsüye çıktılar. Bu anlamda hukukçu, çevirmen, eğitimci Turgut Ağar yeniden tek bir çatı altında örgütlenmenin önemini vurguladı.

İkinci günün üçüncü oturumunda Aslı Takanay “Film Çevirisi” üzerine yaptığı konuşmada “bütün çevirmenlerin aslında aynı durumda olduğunu" belirtti. Sabahki oturumun ilk konuşmacısı profesyonel çevirmen Erkan Altınsoy da çevirmenlik mesleğinin kabul görmesi için bu tür girişimlerin değişik açılardan değerlendirilmesinin gerekliliği üzerinde durdu. İlk oturumda Faruk Atabeyli’nin belirttiği gibi çevirmenler arası dayanışmanın gerçekleşmemesi belki de teknik çevirmenlerin işlerinin yoğunluğundan ötürü kazançlarından memnun olmalarına bağlıydı. Profesyonel çevirmen Yavuz Yener teknik çevirmenlik işinin ne denli meşakkatli bir iş olduğunu, uykusuz geçen gecelerde sürekli çeviri yapmaktan sosyal yaşantısının dahi kalmadığını, sağlığının ise gittikçe bozulduğunu dile getirdi. Konferans çevirmeni, yayıncı Okşan Atasoy’un da genelde konferans çevirmenlerinin ayrıcalıklı durumunu dışarıda bırakarak söylediği gibi, çevirmen hiçbir zaman emeğinin karşılığını alamıyor ve hak ettiği miktarı kazanamıyordu. Yener teknik çevirmenlerin aldıkları ücrete yönelik çarpıcı bir örnek verdi. 1996’da çevirmen noterde yaptığı çeviri ücretinin dörtte üçünü alırken, 2005 yılında bu miktar dörtte birine düşüyordu. Bugün noter tasdik için yaklaşık kırk milyon almakta, çevirmene ise sayfa başı on ile ondört milyon ödenmektedir. Osman Kaya piyasadaki çeviri işlerinin yetkin çevirmenler tarafından yapılması ve çevirmenliğin bir meslek olarak kabul görmesi için, Batı'daki örneklerde olduğu gibi işlevsel bir sınav sisteminin getirilmesi üzerinde durdu.

Son oturumun son konuşmacısı Yayıncılar Birliği temsilcisi Kenan Kocatürk verdiği çarpıcı rakamlarla aslında, Takanay’ın “hepimiz aynı durumdayız” sözünün Türkiye’nin sosyo-ekonomik koşullarında yayıncılar için de geçerliliğini koruduğu izlendi. Kendisi vergi kesintilerinin çevirmene verilen rakamı aşırı düşük hale getirdiğine örnek olarak bir hesap yaptı: yayınevinin çeviri kitap başına % 9 ile % 12 olarak ödendiğini varsaydığımızda çevirmenin eline 4 milyar TL (4000 YTL) geçeceğini, ancak bundan % 17 gelir vergisi ve % 18 katma değer vergisi kesildiğinde, üç ya da dört aylık çalışmasının karşılığında ancak iki milyar yediyüz milyon TL (2700 YTL) alabileceğini belirtti. Çevirmenlerin ortak bir dayanışma girişimiyle baskı unsuru oluşturularak en azından gelir ve katma değer vergisi matrahlarının aşağıya çekilebileceğini söyleyen Kocatürk, yayıncılık dünyasının da zor ekonomik koşullarda çalıştığına değindi: “Batıda yayıncıları besleyen şey kütüphanelerin kitap almasıdır, oysa Türkiye’de çoğu çalışmayan 2.300 kütüphaneye geçen yıl ancak 47 yeni kitap girmiştir. Bu durumda yayıncı kazanamadığı parayı nasıl çevirmene verecektir. Okuma alışkanlığının kazanılmasına yönelik bir eğitim programı geliştirilmediği sürece ve topyekun anlayış değişimi oluşturulmadıktan sonra da bu durumun düzelmesinin zor olduğu görülmektedir.”

İstanbul Üniversitesi’nin düzenlediği ve Türkiye’nin her yerinden öğretim üyelerinin, çeviri bölümü öğrencilerinin, çevirmenlerin, yayınevlerinin ve çeviriyle ilgilenenlerin katıldığı bu toplantı çeviri mesleğinin kabul görmesi açısından, şu anki toplumsal koşullar dikkate alındığında işlevsel ve başarılı geçti. Bu mesleğin kabul görmesi için çok daha paylaşımcı ve katılımcı olmalıyız.

Toplantıda konuşulanları da değerlendirerek çevirmenlik mesleğine kendi penceremden baktığımda şu sonuçlara varıyorum:

İstanbul Üniversitesi’nde verilen çeviri eğitiminin çeviri eğitimi veren diğer bölümlerle ortak olan sorunlarının paylaşılması, çeviri eğitiminin piyasa ile ilişkilendirilmesi ve çevirmenin Türkiye’deki haklarının korunması için yaklaşık 15 yıldır çeşitli girişimler yapılıyor. Bu girişimlerin son halkası bu işlevsel toplantı oldu.

Ancak asıl dayanak yasalardır ve bizim sorunlarımızı bilenler tarafından oluşturulan uygulamaya yönelik mevzuatlar bulunmadığı sürece çevirmenlerin haklarının kavuşması zor gözüküyor, ki bu toplantıdaki izlenimlerimden bazı grupların kendi başlarına daha başarılı olacaklarını düşündükleri sonucunu çıkardım, oysa bu başarı kısa süreli bir başarı olacaktır, uzun vadede ancak bir çatı altında toplanabilirsek belki Almanya ve buna benzer ülkelerdeki gibi düzenlemelerle çevirmenlerin haklarını korumak mümkün olacaktır. Bu bağlamda çevirmen kimliğinin tanımı da önem kazanıyor diye düşünüyorum. Çevirmen her türlü çeviri işini kotaran kimse değil midir? Gerçekten ben salt kitap çeviriyorum deme lüksüne sahip miyiz? Yazılı çeviri yapan, hiç mi sözlü çeviri yapmaz, ya da sözlü çeviri yapan hiç mi yazılı çeviri yapmaz? Çevirmen aslında bir kültür uzmanı değil midir? Bu durumda diliçi çeviri de onun görevlerinden biridir. Altınsoy’un dediklerinden yola çıkarak dağı her açıdan kuşatabilirsek, aslında çevirmen kimliğinin doğasının bu kimliğin çeşitliliğinde bulunduğunu görürüz. Alaylı olsun okullu olsun, yetkin çevirmen farklılığı olan kişidir, o duyarlıdır, antenleri hep açıktır, kültür yelpazesi çok geniştir ve kendini sürekli geliştirmek zorunda olduğunun bilincindedir; araştırma için yöntemler geliştirmiştir, çeviri işini rastlantıya bırakmaz. Peki, durum buysa neden çevirmenin yaptığı çeviriyi hiçbir dil bilmeyen noter onaylamaktadır?

Vermeer, İstanbul Üniversitesi’nde yaptığı bir toplantıda “aslında ortak bir mantık yoktur” demişti. Evet, ortak mantık yok, hele hukukun özel kişilerin mantığına uyarlanan mantığı hiç yok; hukuk kuralları güç odaklarının dayattığı, toplumsal ortak geçerliğe sahip, kısmen geleneklere dayanan, kısmen de (öncelikle Türkiye’ye başka bir kültürün ürünü olarak çeviri yoluyla alındığı için) kültürel bütünlüğü bozan ya da yerel kültür tarafından yanlış alımlanarak yorumlanan kurallar bütünüdür ve uygulama aşamasında, yazılı hukuk kurallarının her kültürde değişik uygulanması olanaklıdır.

Telif Eserleri Yasası ve Almanya Örneği

Türkiye Cumhuriyeti’nde telif eserleri yasası ellili yıllarda Atatürk’ün Türkiye’ye davet ettiği, İstanbul Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesine ve Ankara’nın Hukuk Fakültelerine büyük emeği geçen Ernst Hirsch’in (Hirsch 1997: 372-374) girişimleriyle, 1941’de hazırlanmaya başlanmış ve 1952’de yürürlüğe girmiş, daha sonra da defalarca değiştirilmiştir. Toplantıdaki izlenimlerden telif eserlerin sanki salt yazınsal eserleri kapsadığı ve teknik çeviriyi içermediği sonucu doğmuştur. Oysa aşağıda çıkarılan maddeler Elif Daldeniz’in de dediği gibi yoruma açıktır. Biz şu anda ortak bir çatı altında birleşerek bu yorumu alabildiğine geniş tutabilirsek, bu yorumun içine teknik çeviri de dahil olabilir, ki buradan hareketle belki Almanya’daki örneklerinde olduğu gibi yönetmeliklerle çeviri bağlamında yetki noterden alınıp hak sahibi çevirmene devir edilebilir. Almanya’da da çevirmene ilişkin düzenlemeler HUMK, CUMK ve Bilirkişiler Yasası içindedir, ancak her eyaletin yetkin yeminli çevirmenlik mesleğine yönelik yönetmelikleri bulunmaktadır. Bu unvanı elde etmek için belirli koşulların yerine getirilmesi gerekmektedir. Çevirmene verilen ücretler ise belirli sürelerle mahkemeler tarafından düzenlenir. Şu anda Hessen Eyalet Mahkemesi tarafından takdir edilen çevirmen saat ücreti 50,-- Euro civarındadır, ki düzenlemelere göre bu süreye yolda geçen süre de dahildir ve her başlayan saat tam saat sayılır. Bu durumda on beş dakika çeviri yapıldığında ve geliş gidiş bir saat sürdüğü varsayıldığında iki saat ücreti alınır. Yani 100 Euro + yol parası + KDV. Şive konuşuluyorsa, Cumartesi, Pazar ya da mesai dışı saatlerde çeviri yapılıyorsa bu miktar % 10’dan başlamak üzere artar. Mahkemede ücret belgesinde saat ücretini hakim takdir eder, adliye memuru hesaplar ve ücret derhal çevirmene ödenir. Poliste yapılan çevirilerde ücret kağıdını çevirmen doldurur, miktar kısa bir süre sonra çevirmene havale edilir. Yazılı çevirilerde de çevirinin tesliminden en geç iki hafta içinde miktar çevirmenin hesabına havale edilir.

Yazılı çeviri için satır ücreti alınır, bir satırda yaklaşık elli vuruş vardır. Hessen Eyaleti’nde satır başına yaklaşık 1.80 Euro alınır. Bu miktar çevirinin zorluğuna orantılı olarak artar. Broşür gibi çoğaltılacak bir metinde bu miktar dört misli artabilir. Çevirmen teslim ettiği iş için malzeme masrafı da talep eder, bu sayfa başına 1,- Eurodur genelde; onbeş sayfa çeviri yapıldıysa, çeviri ücreti artı 15 Euro talep etme hakkı doğar, buna posta masrafları da eklenir.

Sonuçta çevirmenin hakları yönetmeliklerle çevirmenin emeği korunarak son ayrıntısına kadar düzenlenmiştir.

Ülkemizde iyi niyetlilik çerçevesinde telif eserleri yasasının bütün çeviri ürünlerini kapsadığını varsaysak da, Edisam’dan Tuğrul Başoğlu’nun da belirttiği gibi sayısız yönetmelik, tüzük ve iç hizmet tebliğiyle, bu durum uygulanamaz hale gelmektedir. Ya da mahkemede hakkımızı ararken yıllarca kaybedeceğimiz zamanı ve yıpranacak sinirlerimizi düşünerek mahkemeye başvurmaktan korkarız.

Gönül ister ki bir çatı altında toplanmak mümkün olsun da tam da uyum yasalarının ve Avrupa müktebesatının önem kazandığı bu tarihlerde, biz de özel bir baskı unsuru oluşturup hak ettiğimiz yasaları meclisten geçirebilelim. Bu ütopik düşünce bir yana, en azından eser kavramının tanımından yola çıkarak örneğin film çevirileri için film jeneriklerinde çevirmenlerin adlarını yazdırabilecek davalar kazanmak ve bizim haklarımızı koruyan yönetmelikler çıkartmak önemli olur diye düşünüyorum.

Türkiye’ye döndüğüm 1986 yılından bu yana, hayalim Türkiye’deki yetkin çevirmenlerin de Almanya’daki meslektaşları ile aynı haklara sahip olmaları. 1999’da Çeviri Derneği’nin kurucu üyesi olduğumda bu düşünceyi yaşama geçirmeyi ümit ediyordum. Şimdi biliyorum ki, toplumsal koşullar olgunlaşmadan, yetkin çevirmenler arasında çağdaş bir bilinçlenme ve farkındalık süreci yaşanmadan çevirmenlik mesleğine yönelik çağdaş düzenlemeler getirilmesi son derece zor. Büyük bir özveriyle birlik ve beraberlik içinde hareket etmezsek çevirmenlik mesleğinin Türkiye’de hak ettiği düzenlemelere kavuşacağına inanmıyorum. Ancak paylaşımı ve özverili bir yaklaşımla, dernek ya da meslek birliği üyeleriyle dayanışma içinde bulunarak belki önümüzdeki on yılda iyi bir yere varılabileceğini düşünüyorum. (Doç. Dr. Sakine Eruz)

EK I) Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nunun çevirmenleri ilgilendiren birkaç maddesi :

“TANIMLAR MADDE l/B - (Ek madde: 21.02.2001 - 4630 s. Y. m. 2) Bu Kanunda geçen tanımlardan:

a) Eser: Sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsullerini,

(l) b) Eser sahibi: Eseri meydana getiren "..." kişiyi, (1)- (03.03.2004-5101 s. Y. m.28) ile, bentte yer alan "gerçek" ibaresi, Yürürlükten kaldırılmıştır.

c) İşlenme eser: Diğer bir eserden istifade suretiyle vücuda getirilip de bu esere nispetle müstakil olmayan ve işleyenin hususiyetini taşıyan fikir ve sanat mahsullerini,

d) Derleme eser: Özgün eser üzerindeki haklar saklı kalmak kaydıyla, ansiklopediler ve antolojiler gibi muhtevası seçme ve düzenlemelerden oluşan ve bir düşünce yaratıcılığı sonucu olan eseri ..

İŞLENMELER VE DERLEMELER

(l)MADDE 6 - Diğer bir eserden istifade suretiyle vücuda getirilip de bu esere nispetle müstakil olmayan ve aşağıda başlıcaları yazılı fikir ve sanat mahsulleri işlenmedir:

1. Tercümeler;

2. Roman, hikâye, şiir ve tiyatro piyesi gibi eserlerden birinin bu sayılan nevilerden bir başkasına çevrilmesi …”

EK II) Ernst E. Hirsch'ten:

“ …. Milli Eğitim Bakanlığının isteği ve İstanbul hukuk Fakültesinin de talimatı üzerine, 1941’de etraflı bir Telif Hakları Kanunu Taslağı hazırlamış, Bakanlığa teslim etmiş ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi dergisinde de yayınlamıştım.” (s. 372)

“Daha sonra ancak 1948’de bana yeniden başvurdular. Bu kez talep Milli Eğitim Bakanlığından değil, Adalet Bakanlığı'ndan geliyordu. Bu talebe yol açan neden, muhtemelen, dünyaca ünlü Türk kadın yazar Halide Edip Adıvar’ın 116 Haziran 1948 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde çıkan yazısıydı. Bayan Adıvar, telif hakkının korunmasını ve yabancı dilden kitap çevirme özgürlüğünün sınırlandırılmasını sağlayacak yeni bir kanun talep ediyordu.” (s. 374)

“Kanun, 5 Aralık 1951’de kabul edildiği ve 1 Ocak 1952’de yürürlüğe girdiği halde, yukarıda sözünü ettiğim bu meslek birliklerinin kurulmasına ilişkin hüküm, kağıt üzerinde, ölü bir harf yığınından ibaret kaldı. Öğrendiğim kadarı ile, Türk yazarları bir araya gelerek 1978 yılında ekonomik menfaatlerinin konunmasını amaçlayan bu tür bir meslek birliği kurma yönünde adımlar atmışlar. Fakat, örnek tüzük vb. biçiminde herhangi bir pozitif sonuç, henüz benim elime geçmiş değil (Nisan 1980).” (s. 373)

“Komisyon görüşmeleri sırasında, tercüme hakkı konusunda öngörülen hükümleri kabul ettirmem güç olmadı. Türkiye’de tercüme hakkının gelişmesi konusunda, 31 Ekim 1939 tarihinde verdigim konferanstan (bkz. 1. bölüm, 5/IV) bu yana on yıldan fazla zaman geçmişti. Türk toplumunun Atatürk’ün gösterdiği çağdaş medeniyet seviyesine ulaşma hedefine ancak – amiyane deyimiyle – 'Fikri mülkiyet alanındaki hırsızlıklar'ın kanunla yasaklanması, ya da en azından çok sınırlı şekilde mümkün olabilmesi halinde erişebileceği ve dünya kamuoyuna bunan inandırabileceği şeklideki tezime, pek çok saygın yazar ve bilim adamı katılmıştı. Dolayısıyla, Yeni Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'yla birlikte, Bern Konvansiyonu'nun 1948 tarihinde değiştirilen Brüksel metnine katılmamız hakkındaki kanunun da, parlamentodan geçmesi gerekiyordu. Bunun için Türk parlamentosu, 28 Mayıs 1951 tarihli kanunla Türk hükümetine, 1 Ocak 1952’den itibaren geçerli olmak kaydıyla Bern Konvansiyonu'nun 1948 tarihli Brüksel metnine katılma yetkisi verdi. Bu konudaki tek sınırlama, Türkiye dışında yayınlanmış olan eserleri tercüme hakkının, sadece 1886 tarihli Konvansiyonun Paris metinin 5’inci maddesinde öngörülen 10 yıllık kısa bir süre ile konumaları idi. Öte yandan, yurt içinde Türkçe’den başka bir dilde ilk kez yayınlanan bilim ve ebeyit eserlerinin tercümesi konusundaki koruma süresi de, aynı şekilde yayımlarından itibaren 10 yıllık süre ile sınırlandırıldı. Böylece bu süre dolduktan sonra Türkçeye tercüme – ama yalnızca Türkçeye tercüme – serbest bırakılmış oldu. Yetki kanunu çıktı ve Bern Konvansiyonu'nun Brüksel metni, Türkçe tercümesi ile birlikte resmen yayınlandı. Konvansiyon metninin Türkçe tercümesini yapmayı ben üzerime almıştım, bu sebeple tercümenin sorumluluğu bana aittir. Bern Bürosunun 'Droit d’Auteur' dergisinde (yıl 1951, s. 133-134) ilan ettiği gibi Türkiye, 1948 Bürksel Sözleşmemesinin üyesi olmuştu, bu üyelik 1 Ocak 1952 tarihinden itibaren geçerliydi.”

"Türk Fikir ve Sanat Eserleri Kanununu kabulü ve aynı tarihte yürürlüğe girmesiyle, en büyük girişimlerinden biri gerçekleşmiştir.” (s. 374/375)

Ernst E. Hirsch, Anılarım: Kaiser Dönemi, Weimar Cumhuriyeti, Atatürk Ülkesi, Çev: Fatma Suphi, TÜBİTAK, 1997.

Çeviribilim dergisi, güncel yayınını www.ceviribilim.com adresinde yapmaktadır.

Petersburg, Andrey Belıy
LJeviren: Sabri Gürses

" Öyküsü, Ekim Devrimi öncesi Rusya'nın, 1900 başlarındaki Petersburg'unda geçen roman, bir bakıma her şeyle, devrimle de karşı-devrimle de, devrimciyle de karşı-devrimciyle de, 'katil'le de 'maktul'le de dalga geçiyor.

" Fakat hepsinden önce de, resmî, kanıksanmış, alışılmış, basmakalıp olanın üstündeki örtüyü, hastalanmış bir deriyi acımasızca koparır gibi çekip çıkarıyor... Ne kadar zavallı, ne kadar cılk bir yara gibi görünürse görünsün, altta gizlenen 'insanî'liği gösteriyor.

" Dilimize başarıyla çevrildiğini düşündüğüm Petersburg'u okumaya hazırlanan edebiyatseverleri, canlı, düşündürücü, öğretici ve yoğun bir okuma sürecinin beklediğinde kuşku yok..." Ataol Behramoğlu, Radikal Kitap

< <
Powered by Inttranews, specialized multilingual news service for interpreters, translators and 

linguists

peter