Çeviribilim

29 Ekim 2005

Sexton Blake vs. Senton Blake

Oktay Ertan "Sexton Blake" macera serisinin bir bölümü ülkemizde Kartal Yayınları tarafından "Senton Blake" ismiyle basılmıştır. "Bu Adam Ölmeli" eserinin çevirmeni Gülseren'dir. Bu çeviri tercihinde kitabın isminin yaratabileceği çağrışımın etkisi olabileceğini düşünüyorum. Orijinalinin tıpatıp aynısı bir kapak tasarımı ve resimlerine sahip olan kitabın Türkçeleştirilmiş kahramanı Senton Blake, Kore'de düşmanlara karşı gizli operasyonlarda bulununan bir macera adamıdır. Eserde Blake'in cinsel yaşamına dair anlatımlar var; cinsel konulardan kaçınmak gibi bir eğilimden bahsetmek bu nedenle zor olabilir. Kapağın okurla kurulan ilk bağ olmasından dolayı önemli oluşu, okura seslenebilmesi ve ona yabancılık hissettirmemesi, yayın dünyasının her zaman gözettiği bir ölçüt. Bu bakımdan başlık seçiminde çevirmenin kararı tek başına belirleyici olmayabilir.

Toplumun genel düşünce yapısına ve değer yargılarına uygunluk, her zaman dert olabiliyor; ülkemizde de şubeleri bulunan ünlü bir Alman yapı marketinin ismi, olumsuz çağrışımları nedeniyle uzun bir süre sonra değiştirilmişti. (Oktay Ertan)

26 Ekim 2005

A. Adultery Demektir

İlginç bir epigrafik not. Çevirmen H. Aydın'a ait. Nathaniel Hawthorne'un Kızıl Damga adlı romanının ilk sayfası (Varlık Yayınları, 1963).

24 Ekim 2005

Clive Cussler Çevirileri

Oktay Ertan Clive Cussler, ülkemizde çok satan yazarlardan biri. Türkiye'deki başlıca yayımcısı Altın Kitaplar tarafından 19 kitabı çevirtilip yayımlanmış. İlginç olan şey, Cussler'ın bu süreç içinde 8 farklı çevirmenin elinden geçmiş olması. 1977'de Esat Ören'le başlayan çeviri süreci, Zeliha İyidoğan Babayiğit (1998), Enver Günsel (1998), Hasan Karabulut (1999), Azize Bergin (2001), Füsun Doruker (2002), Azize Bergin, İpek Demir (2003) çevirileriyle günümüze dek gelmiş. 2003-5 arası çeviriler Zeliha İyidoğan Babayiğit'e ait. Yazarın çoksatan listelerine ilk adımı Azize Bergin ve İpek Demir'in ortak çevirisi, "Valhalla'nın Yükselişi"yle gerçekleşiyor. Bu kitabın başarısından sonra farklı bir çevirmene yönelmek bence yayınevi açısından riskli bir karar olmuş, ancak daha sonra çıkan Zeliha İyidoğan Babayiğit çevirileri aynı başarıyı sürdürmüş görünüyor. Clive Cussler kitaplarıyla ilgili ilginç bir başka nokta da kapak tasarımları. İki yazarlı kitaplarda Clive Cussler'ın ismi büyük yazılırken Paul Kemprecos'un veya Craig Dirgo'nun isimleri neredeyse gizlenircesine kapakta yer bulmuş. Bu şekilde bir tasarımın sadece Clive Cussler'in tanınırlığıyla açıklanabileceğinden emin değilim. Yazarın tek başına yazdığı kitaplardaki kapak tasarımı değişirse okurların ilgisinin yitirilmesinden çekinildiği gibi bir sebep geliyor aklıma. Bu bir pazarlama kararıdır.

22 Ekim 2005

Roman ve Fıkra Çevirisi

Sabri Gürses Roman çevirmenliği genelde edebiyat çevirmenliği olarak anılıyor, belki yanlış bir şeydir bu, çünkü nasıl roman, şiir ve öykü yazarlıkları arasında fark varsa, bu türlerin çevirmenlikleri arasında da kritik, ciddi farklar vardır. En azından kendi deneyimimden yola çıkarak buna inanıyorum. Kuşkusuz romanını şiir ya da şair üzerine kurmuş (John Barth, Sot-weed Factor, Vladimir Nabokov, Solgun Ateş) romanlar sözkonusu olduğunda türler içiçe geçiyor, kaynaşıyor gibi görünüyor - ama burada romanın içerdiği şiirlerin kurmaca olduğu, şiirin bir tür ikonu oldukları hatırlanırsa, roman içinde şiir yazan romancının şiir yazmadığı, çevirenin de şiir çevirmediği kabul edilebilir. Roman içinde yer alan bir fıkranın çevirisi de böyle bir şey. Çevirmen fıkrayı olduğu gibi, roman içindeki göndermelerini açıkça yansıtacak şekilde mi, kuru kuruya mı çevirmeli, yoksa uyarlayıp (belki roman içinde bir dizi buna uygun değişiklik de yaparak) erek dil bağlamındaki bir benzerine mi yer vermeli? Aslında ilginç bir durum, o kısmı çevirmemiş, çevirinin işaret ettiği eylemi, karşılığını bulma eylemini gerçekleştirmiş oluyor. Jonathan Lethem'in Motherless Brooklyn adlı romanını çevirme çabası, bir anlamda bu güçlükle baş etmek için bir strateji geliştirme çabası olmuştu benim için. Çünkü ya romanın kahramanı ya da onun bir başbelası sık sık fıkra anlatıyordu. Romanın bir yerinde şu basit söz oyunu vardı: "Why can't you starve in the desert? Because of the sand which is there." Bunun yerine Türkçeye has, basit söz oyunlarından birini koymak olanaksızdı, çünkü roman içinde birçok göndermesi olan "kum" kelimesinin çevirisinde de yer alması gerekiyordu. Editörümle uzun tartışmaların sonucunda şu çözümü bulduk: "Peltek çölde büfe açsa adını ne koyar? Meşhul Kumlucu." Başka bir sitede, aynı fıkranın birebir çevirisinin çeviri felaketi olarak anıldığını görünce hatırladım bunu. Bizim romanda yaptığımız şey fıkranın bir benzerini bulmaya çalışmak değil, fıkra yaratmaya çalışmaktı. Bu artık çevirmenliğin hangi alanında yer alıyor, bilmiyorum, ama eğlenceli bir alanıydı doğrusu.

21 Ekim 2005

Bahtin ve Rabelais'yi çevirmek

Sabri Gürses Türkçede biri İngilizceden yapılıp yayımlanmış, diğeri Rusçadan yapılıp bir türlü yayımlanamamış, iki çevirisi bulunan "François Rabelais'nin Yapıtı ve Ortaçağ ve Rönesans Halk Kültürü" adlı kitabında, Mihail Bahtin, kitap boyunca alıntıladığı, Lubimov'a ait Gargantua ve Pantagruel çevirisi çerçevesinde şu sözleri söylüyor: "Bitirirken N. M. Lubimov’un çevirisiyle ilgili birkaç şey söylemek istiyoruz. Bu çevirinin günışığına çıkışı büyük önem taşıyan bir olaydır. Rus okurlarının ilk kez Rabelais okudukları, ilk kez onun gülmecesini duydukları söylenebilir. Bizde Rabelais çevirisi daha XVIII. yüzyılda başlamış bile olsa, özünde ancak seçmeler çevrilmiş, Rabelaisci dilin ve üslubun zenginliğinin kendine özgülüğüyse yaklaşık olarak bile verilememiştir. Bu iş oldukça zordur. Rabelais’nin başka dillere çevrilemezliği bile söylenegelmiştir (bizde bu görüşü A. N. Veselovski öne sürmüştür). Bu yüzden dünya edebiyatının bütün klasikleri arasından, bir tek Rabelais Rus kültürüne girmemiş, onun tarafından organik olarak (Shakespeare’in, Cervantes’in vd. benimsendiği gibi) benimsenmemiştir. Ve bu oldukça önemli bir boşluktur, çünkü Rabelais aracılığıyla halk gülmece kültürünün devasa dünyası açılmaktadır. Ve N. M. Lubimov’un hayret uyandıran, neredeyse tamamlanmış çevirisi sayesinde Rabelais Rusça konuştu, bütün o kendi yinelenmez Rabelaisci yakınlığı ve kendiliğindenliğiyle, gülünç imgeleminin bütün ölçülemezliği ve derinliğiyle konuştu. Bu olayın önemini abartmak diye bir şey söz konusu olamaz.” (Birinci bölümün son paragrafı.) Sanki Bahtin, burada, Sabahattin Eyüboğlu'nun Gargantua çevirisini övüyor! Yapıtın tamamı nı çevirmemiş de olsa, Eyüboğlu'yla Rabelais Türkçe konuştu. Rabelais'yi Can Yücel çevirmeliydi bir de, yani Eyüboğlu'yla oturup bu işi yapmalıydılar. Kimbilir, belki Sabri Esat Siyavuşgil'i de yanlarına almış, yapıyorlardır şimdi.

18 Ekim 2005

Çevirmenin Alanı

Sabri Gürses Metnin konunun uzmanına çevirtilmesine ilginç bir örnek. İlhan Akipek, devletler hukuku uzmanı. İlber Ortaylı'nın bir yazısında şöyle anılıyor: "Jale Akipek ve İlhan Akipek bir lisan küpüydü. [1930'larda] Onların derslerini izlemek bir imtiyaz, bir lükstü." Çevirmenlerin haklarını da konu eden Bern Sözleşmesi, anlaşılan Türkiye tarafından kabulünden çok daha önce çevrilmiş.

17 Ekim 2005

Atlar ve Köpekler

Oktay Ertan Çevirmenliğin her türü baştan zor ve sorumluluk isteyen bir meslektir. Ancak iş basında çevirmenlik ise sözkonusu sorumluluk çok daha fazla oluyor. Geçmişte çeviri tercihlerinin gündeme damgasını vurduğu ve bunların ardından sayısız tartışmaların geldiği zamanlar oldu.Galatasaray'ın eski teknik direktörü Mircea Lucescu'nun Türk diline armağan ettiği Romen atasözünü hatırlıyoruz: "Köpekler istedi diye atlar ölmez." Herkes bu sözün anlamını uzun uzun tartıştı ancak bunun bir çeviri kararı olduğuna neredeyse hiç değinilmedi o sıralarda.Birine "İt ürür,kervan yürür." dediğinizde size "Ben it miyim?" diye çıkışmazdı ama burada birileri "Biz köpek miyiz?" diye fena halde çıkışmıştı işte. Bu tercihin kendi içerisinde haklı nedenleri vardır elbette. Ancak sözkonusu tartışmalar ulusal basın tabanında başladığında görülüyor ki yabancı ajanslardan aktarılan haberlerin çevirisinde daha tutarlı ve dikkatli olunması gerektiği bir gerçektir.Yabancı dil (tercihen İngilizce) bilen dış haberler personelinin "doğal çevirmen" sayılması aslında çevirmenliğin meslek olarak oturmamasıyla ilgilidir.Kurum bünyesindeki çeviri işlerinin "içeriden hallediverileceği" düşüncesi bu kolaya kaçışın temel nedenlerinden biridir.Oysa dış haberlerle ilgili gündemimize yansıyan birçok tartışma çeviri kararları ile ilgiliydi. Çeşitli AB organlarının veya temsilcilerinin raporları veya açıklamaları çeviri-haberlerin ülke gündeminde tartışmalara sıkça neden olduğu örneklerdendir.Hatta AB metinlerinin,temsilcilerinin sözleri kadar tartışılmadığını görüyoruz. Sözleri sıkça tartışmalara neden olan kişilerden biri AB Parlamentosu Üyesi Günter Verheugen'dir. Bana ilginç gelen durum ise yabancı dil bilen insanların bile "Acaba gerçekten ilgili kişi bunu bu şekilde mi söylemiş?" şeklinde değil,"Demek şöyle böyle söylemiş ha!" tonundan tartışmalara dahil olmaları.Bu durumun da çevirmenliğin meslek olarak değerlendirilmesindeki sorunlara ve geçmişten günümüze dek kültürümüze yansımış bulunan "çevirmenin görünmezliği" kavramına bağlı olduğunu düşünüyorum.Aktarımda nasıl olsa bir sorun yoktur çünkü,söz ağızdan çıkmış,yazıya dönüşmüştür sadece.Dış haberlerle ilgili olarak gazetelerde sadece editörlerin değil,metinlerde emeği olan herkesin isminin yazılması gerektiğini düşünüyorum. "İsimsiz çevirmen"lerin buna benzer bir uygulamayla dış haberler gündemini daha dikkatli oluşturacaklarını tahmin ediyorum. Verheugen'in sözlerinin gündem yaratmasına bir örnek 2004'ten. Haberi ajanstan kimin çevirdiği belirtilmemiş. Çeviriyle birlikte araya yorum ve saptamalar giriyor.

14 Ekim 2005

Gizlenmiş İki Çevirmen

Sabri Gürses Zeynep Casalini'nin Duvar adlı, benim hoşuma giden şarkısına çekilen klip, büyük ölçüde Dimitri Kantemir'in Fener, Balat'ta bulunan tarihi evinin önünde geçiyor. Bu ayrıntıya dair bir not düşülmemiş klibe, fakat bunu sıradan bir fon gibi kullanmadıklarını sanıyorum: Dimitri Kantemir, vaktiyle Boğdan prensi olan ve Ruslardan kaçarak Osmanlı sarayında uzun yıllar yaşamış olan biri. Osmanlı musikisi ve tarihi üzerine önemli çalışmaları var ve kuşkusuz, tercümanlık yapmış. Bugün harap halde olan ev ya da küçük sarayının önünde Casalini'nin ardında görülen iki dilli bir mermer levha var. Bir başka gizlenmiş çevirmen de, yıllar önce okuduğum, hayran kaldığım ve şans eseri geçenlerde tekrar gözden geçirmiş olduğum Fahim Bey ve Biz adlı romanın baş kahramanı. Abdülhak Şinasi Hisar'ın olaganüstü bir üslup inceliği ve benzersiz bir ustalıkla kaleme aldığı bu ilk roman meğer şöyle başlıyormuş: Bir gün, gazetelerde, 'Hazin bir vefat' başlığı altında kısa bir fıkra çıktı: 'Bursa eşrafından, eski maslâhatgüzarlarımızdan, Tütün İnhisarı İdaresi Mütercimi Ahmet Fahim Bey eceli mev'udiyetiyle vefat etmiştir. Merhum, her cihetle faziletli, hür fikirli, geniş bilgili, çok nezaketli, şahsına hürmet telkin ettirmiş ve dostları tarafından çok sevilmiş bir zattı. Vefatı zayiattandır. Mevlâ rahmet eyliye!' Benim dikkatimi vaktiyle okuduğumda pek çekmemiş olan, genelde pek değinilmeyen bu ayrıntıyı ayrıca yazayım: Fahim Bey bir mütercimmiş! Kitapta çok özel bir karakter, sosyal tuhaflıklarımızın ta kökenlerine işaret eden bir karakter anlatıldığından bu ayrıntı aslında çok önemliymiş, doğrusu kaçırmışım!

13 Ekim 2005

Çayname

Yakında çevirmenlerin haklarını savunma çabalarının bir simgesi, çok sayıda çevirmenin ortak bir çeviri ürünü olan bir kitap yayınlanacak: Yastıkname. Sei Şonagon'a ait, Japonca adı Makuna no Soşi olan bu kitaba Yastıkname adını verme düşüncesi çeviriye kaynak olan Pillow Book adlı çeviriden esinlenmişti. Meğer yıllar önce yine Japonca bir kitabın çevirisi, Çayname adıyla çıkmış, hem de Suut Kemal Yetkin'in yönettiği bir kitap dizisinden. 2000 yılında, Elif Özsayar bu kitabı Yastıkaltı Kitabı olarak anmış.

Çoğul Dizge Kuramı

Oktay Ertan ITAMAR EVEN-ZOHAR VE ÇOĞUL DİZGE KURAMI Itamar Even-Zohar çoğul dizge kuramının temelini 1978 yılında yayımladığı ‘The Position of Translated Literature Within the Literary Polysystem’ başlıklı makalesinde oluşturmuştur. Burada Even-Zohar çevirinin ulusal kültürlerin biçimlenmesinde önemli bir işleve sahip olduğunu belirtir ve çeviri edebiyatın ayrı bir edebi dizge olarak incelenmesi gerektiğini vurgular. Çeviri yazın ürünleri çevrilmiş yapıtların toplamı değil; yapısı ve işleviyle bir dizge olan metinler topluluğudur. 1987 yılında yayımladığı diğer bir çalışmasında Even-Zohar çoğul dizgede egemen olan durumun çevrilecek yapıtların seçimini belirlediğini saptamıştır. Buna göre çevirisi yapılacak metinler, yeni yaklaşımlarla aralarındaki uyuma göre ve erek edebiyatta görecekleri yeni işleve göre seçilirler. Çevrilecek yapıtın yeni bir işlev kazanması Even-Zohar’a göre üç durumda görülür: 1) Çoğul dizge henüz oluşmamışken veya yerleşme sürecinde iken. 2) Edebiyat çevresel etkilere açık ve güçsüz bir durumda iken. 3) Edebiyatta dönüm noktaları, bunalımlar veya yazınsal boşluklar yaşanırken. Even-Zohar çeviri eserin tüm çoğul dizgelere uyarlanabilecek bir tanımı olmadığını ve çeviri eser kavramının, içinde bulunduğu çoğul dizgenin işleyiş biçimine dayanarak belirlenmesi gerektiğini açıklar. Böylece çevirinin, yapısı ve sınırları kesin çizgilerle önceden belirlenmiş bir olay olmadığını ve kültür dizgesi içinde ilişkilere bağımlı bir etkinlik olduğunu anlıyoruz. Yeterlik ve eşdeğerlik gibi kavramların gerektiği gibi ele alınabilmesi için çoğul dizgesel konumlar hesaba katılmalıdır. Even-Zohar’a göre çeviribilimin gelişmesinin en önemli koşulu kültür-çoğul dizge ilişkisinin iyi incelenmesi ve özerk bir bilim dalı olarak çeviribilimin, dilbilim veya edebiyat kuramları içinde sınırlı kalmamasıdır. Çeviribilimin kültürü ve dizgeleri incelemesi gerektiği saptamasından başka Even-Zohar’ın tartışmaya sunduğu bir diğer görüşü kültür repertuvarının oluşmasıdır. Buna göre kültür repertuvarı dışarıdan alım ve aktarım olmak üzere iki şekilde oluşturulur ve bunlar birbirinden bağımsız değillerdir. Bunun nedeni yaratımın dışarıdan alım yoluyla gerçekleşebileceği düşüncesidir. Even-Zohar dışarıdan alımın çoğul dizgeye yararı olabileceğini anlatıyor ve salt özgünlük kavramının irdelenebilir bir olgu olduğunu; özgün gibi görünen bazı yapıtların aslında dışarıdan alım yoluyla yazına geçmiş olabileceğini ekliyor. (Zohar’a göre dil sadece iletişim ve etkileşim öğesi değildir, aynı zamanda göstergesel değerler taşır. Bu işlevi sayesinde dil, farklı grupların da kullanımıyla kültürel bir öğe, dolayısıyla ideolojik bir araç durumuna gelir. Aynı dili konuşan topluluklar arasında farklı şekillerdeki kullanımlar standart dille konuşulan dil arasında fark oluşmasına neden olur. Bu bakımdan popüler kültür ürünlerinin standart dille oluşturulmasının daha kısıtlı bir kitleye ulaşacağını, tersine, gündelik kullanıma daha yakın bir dil kullanımının ise daha geniş halk kesimlerine ulaşabileceğini söyleyebiliriz. ) Zohar kültür ürünlerinin kitlelere ulaşmasını Jakobson’un önerisinden faydalanarak şu kavramlarla açıklar: INSTITUTION REPERTOIRE PRODUCER CONSUMER PRODUCT MARKET Yukarıdaki kavramlar birbirine bağımlıdır, Zohar’ın ifadesiyle: ”TÜKETİCİ, ÜRETİCİ tarafından üretilen bir ÜRÜNü tüketebilir, önce bir PAZARın ve ürünün üretilebilmesi için REPERTUVARIn olması şarttır, bunlar da KURUM tarafından belirlenir, kısıtlanır veya kontrol edilir. Adı geçen öğelein hiçbiri tek başına bir görev üstlenemez, aralarında birden fazla bağlantılar vardır. ” REPERTUVAR: Belli bir ürünün tasarım ve üretim aşamalarında içinde oluştuğu kurallar ve maddelerdir. Yapım veya üretim aşamalarında repertuvarın etkin bir şekilde çalıştığından bahsedebiliriz. Bakım veya tüketim aşamalarında ise repertuvar pasif bir rol oynar. Bu iki duruma örnek olarak bir kişinin bir mesaj oluşturması, diğerininse bunu “deşifre etmesi” gösterilebilir. Repertuvar öğesinin toplmusal yaşamdaki rolü önemlidir; kısmen veya tamamen kabul edilmiş bir repertuvar olmaksızın toplum üyeleri birbirleriyle anlamlı ve tutarlı olarak iletişim kuramazlar. Diğer bir deyişle bu topluluğun, onları bir arada tutacak, ortak kabul gören bir çerçevesi olmaz. Zohar’a göre repertuvar kavramının yer almadığı bir toplum modeli yoktur ancak repertuvarların oluşumu zamana ve ismi bilinmeyen bireylerin birikimli davranış ve alışkanlıklarına dayanır. Bu nedenle repertuvarlar toplumun spontan üretimleri olarak görülürler. Zohar, repertuvarları üretenleri tam olarak saptayabilmenin zor olmasından dolayı bu görüşü yadsımamaktadır. Ancak tarihçiler belli repertuvarları somut veriler yardımı ile, kısmen de olsa, belli toplumlara atfedebilmektedirler. Ör: ”demokrasi” repertuvarını oluşturanların Atinalılar olduğu düşünülmektedir. Diğer yandan, belli repertuvarların kimler tarafından hangi zaman diliminde oluşturulduğunun açık bir şekilde belli olduğu durumlar da vardır. Bu repertuvarları oluşturan kişiler düşünce ve uygulama öncüleri olmuşlar, yeniliklerini dizge içerisinde uygulayabilmişlerdir. Ör: Almanca’da Luther, Gottsched ve Goethe; Rusça’da Lomonusov ve Puşkin. REPERTUVARIN OLUŞUMU VE KURUM: Kültürü yönetmeye veya kültürün kurallarını koymaya eğilimli kişiler veya kurumlar genellikle kültür repertuvarının oluşumunda da etkilidirler. Zohar, bu kişi veya kurumların yeni repertuvarlar oluşturmaya mı, yoksa mevcut repertuvarlara daha sıkı sarılmaya mı eğilimli olduklarının tartışılabilir bir nokta olduğunu belirtiyor. Diğer yandan, baskı kurmaya ve söz sahibi olmaya çalışanlar, istediklerini yeni bir repertuvar sunarak elde edebilirler. Repertuvar değişimlerinin veya “çekişmelerinin” gerçekleşmeye uygun olduğu koşullarda bu tür kişiler repertuvarın sadece tekrar etmesinde değil, yenilenmesinde de söz sahibi olabilirler. Belli repertuvarların ürünlerinin o ürünü ortaya koyan topluluğa özgül bir nitelik kazandırdığını ve buradan yola çıkarak sözkonusu topluluğun diğerlerinden “üstün” olduğunu düşünmek sık görülen bir davranış olagelmiştir. Bu düşünce “benlik duygusu” veya “birikimsel kimlik” kavramlarıyla açıklanabilir. Örneğin eskiden Araplar “d” sesini diğer topluluklardan farklı bir şekilde çıkardıklarını savunmuşlar ve kendilerini “Bu sesi bizden başka hiçkimse çıkaramaz. ” şeklinde yüceltmişlerdir. Yemekler, giysiler, kokular, bedensel özellikler ve mimikler veya tertip, temizlik, samimiyet gibi genel tercihlerin yukarıdakine benzer bir şekilde kullanıldığı örnekler vardır. ÜRÜN: Zohar “ürün” kavramı ile ortaya konmuş herhangi bir gösterge veya materyal topluluğunu, örneğin, bir davranışı, kasteder. Bu bağlamda herhangi bir etkinliğin herhangi bir sonucu bir “ürün” olarak değerlendirilebilir. Ontolojik bildirimine bakmaksızın ürün semiotik veya fiziksel olabilir; söz, metin, emek, bina, görüntü veya olay. Diğer bir deyişle ürün, kültürün ilgili bölümleri tarafından üzerinde uzlaşılan ve şekillenen bir öğe olarak kültürün somut bir yansıması durumuna gelir. Dolayısıyla kültür ürünü, kültür repertuvarı tarafından ortaya konan bir öğedir. ÜRÜN REPERTUVARA KARŞI: Repertuvar olmadan ürünler oluşturulamaz. Kimse belli bir ürün oluşturup bunun için ayrı ayrı kurallar koyamaz, özellikle üretim aşamasındayken. Yeni ürünler ancak halihazırdaki repertuvar içerisinde tasarlanıp oluşturulabilirler. Zohar’a göre buradan bir ürünün sadece içinde oluşturulduğu modelin yansıması olduğunu anlamamalıyız; repertuvar bu ürüne yeni ve önceden bilinen olmak üzere birden fazla olanak verir. Bu bağlamda ortaya çıkan ürün, kendisinden öncekilere benzer konumda veya tamamen farklı ve yeni konumda olmak üzere iki çizgi arasında kendine yer bulur. Buna ek olarak Zohar, edinç yetersizliğinden dolayı “hatalar” olabileceğini ve uygun pazar koşullarıyla bu hataların yeni repertuvar seçenekleri yaratabileceğinden bahseder ETKİNLİKLER VE ÜRÜNLER: Belli etkinliklerin veya “etkinlik alanlarının” neler tarafından oluşturulduğunu belirlemek zordur. Etkinlikler karmaşık olaylar zincirinden oluşur, bu nedenle farklı ürünlerin ortaya çıkmasına yol açabilirler. Ancak her ürünün kendine özgü bir mantığı vardır. Örneğin bankalar paraların saklandığı yerlerdir ancak gerçekte yaptıkları bir “finansal dönüşüm hizmeti”dir, banka gerçek anlamda para bassa bile durum değişmez. Zohar’ın bu konuda verdiği konuşma örneğini şu şekilde şemalaştırabiliriz: İletişim>Dil>Sözlü İleti>Ses Burada ses, sözlü iletinin yansıması görevindedir. Yine ortak kabulümüze göre sözlü iletiler düşüncelerimizin yansımasıdırlar ve düşüncelerimizi dil sistemi içerisinde oluştururuz. Bunun sonucunda iletişim ortaya çıkar. Bu dizinin açıklanmasında Zohar eğitim sistemi örneğini kullanır. Eğitime en çok önem veren okullarda bile öğrenciler amaç değildirler, eğitim kurumundan beklenen amaca hizmet edecek birer araçtırlar; amaç doğrultusunda bilgi edinmiş veya ortak değerleri benimsemiş bireydirler. Eğitimin başarısı okulların önceden belirlenen programı ne kadar değiştirmeden uygulayabildikleriyle ölçülür. Zohar’a göre edebiyat dizgesi, genel anlamda da güzel sanatlar gibi organize etkinlikler, buna benzer bir şema çerçevesinde değerlendirilebilir. Edebi etkinliklerin temel ereğinin bir “metin” meydana getirmek olduğu zamanlarda bile, bu “metin”lerin durumu yukarıdaki örneklerde yer alan “ses”lerin veya “öğrenci”lerin durumlarıyla paraleldir. Bu durum metinlerin önemsiz olduğu anlamına gelmez; ancak farklı seviyelerdeki metinler birer tüketim nesnesi olarak görülebilirler. Sözgelimi “edebiyat” sadece bir metin olarak çeşitli sanatsal öğeler içeren bir “öykü” oluşturmaz, bir etkinlik alanı olarak “metin”den daha fazla sayıda ürünler oluşturur. Toplum tarafından kabul görmüş bir “yazar” modelinin oluşumu bu üretime örnek olarak verilebilir. Durumdakine benzer yazarların, sıklıkla, söz sahibi olanların bir “mal”ı olduklarını, ancak içinde bulundukları modele uyarak yaratılan yeni repertuvarın önemli birer temsilcisi de oldukları düşünülebilir. Ayrıca “metin”ler Pazar içerisinde farklı şekillerde dolaşımlarını sürdürürler. Günlük kullanıma geçen metin alıntıları, olay aktarımları veya ders çıkarılabilecek bölümler bunlara örnektir. ÜRETİCİ: Üretici, repertuvarda tekrar eden veya “yeni” ürünlerde etkin bir şekilde görev yapan, ürünleri oluşturan kişidir. Tekrar eden ürünler görevlerini başarıyla yerine getirebilirken “yeni” ürünler yetersiz, dolayısıyla “pazarsız” kalma, erek veya kurum tarafından reddedilme tehlikeleriyle karşı karşıyadırlar. Diğer bir deyişle üretici olmanın temel şartı bir ürünü oluturmaktır. Üretici olmanın temel şartları yetenek ve meslek inceliği her kültürde üretici olmanın temel şartlarıdırlar, ancak yetenek seviyesi ve kabul gören repertuvardan sapma eğilimi büyük farklılıklar gösterebilmektedir. Üreticinin temel nosyonu o ana dek ürettikleri olmasına rağmen, olası ürünleri de önem kazanmaktadır. Bazı durumlarda önceden belirlenmemiş bireyler repertuvar oluşturabilirler. Örneğin bireyler etkinlikleriyle repertuvarı somut bir biçimde oluşturabilirler; öte yandan repertuvarı yönlendirme veya ona kural koyma konularında yetki verilmiş olabilirler. Genel anlamda entellektüeller ve özellikle yazarlar toplumun geneli tarafından repertuvar oluşturucu olarak belirlenmişler, hatta görevlendirilmişlerdir. Bu da onlardan, sonradan kabul görmeyecek olsalar bile yeni repertuvar oluşturmalarının beklendiği ve onlara bu konuda izin verildiği anlamlarına gelir. ÜRETİCİ VE ÜRETİCİLER: Üreticiler birey olarak yapabileceklerinin kısıtlılığı nedeniyle repertuvarda değişiklikler oluşturamazlar. Eylemleri bazı değişim etkileri taşıyor olsa bile isimleri bilinmez ve repertuvara yön veremezler. Öte yandan, diğer üreticiler tarafından benimsenen ve yeni pazarlar keşfetmekle yükümlü, yenilikçi üretimle uğraşan kişiler vardır. Bu kişilerin bir grup olarak verdikleri uğraş bazı durumlarda kendi ürünlerinin rastgele üreticiler tarafından ortaya konmuş diğer ürünlerle daha iyi rekabet edebildiği yeni “endüstri”lerin ortaya çıkmasına sebep olur. Zohar’a göre tarih boyunca şu gruplar başarıyla kurumlaşmışlardır: politikacılar, kanun çıkaranlar, din görevlileri ve kiliseler, entellektüeller, sanatçılar, bürokratlar vs. TÜKETİCİ VE TÜKETİCİLER: Tüketici, önceden üretilmiş bir ürünü alarak repertuvar içerisinde edilgen olarak yer alan kişidir. ”Edilgen olarak yer almak”, ürünle repertuvar arasındaki bağlantıları kişisel artalanıyla kurmak anlamına gelir. Günlük kullanımda “anlamak”, ”ne hakkında olduğunu bilmek” veya “deşifre etmek” gibi kavramlarla ifade edilir. Önceden bilinen ürünlerle karşılaştığında tüketicinin işi kolaydır, ancak “yeni” bir ürünle karşılaştığında anlama eyleminin gerçekleşmesi için uyum göstermek veya yeniden öğrenmek zorundadır. Her birey repertuvar içerisinde doğal bir üretici ve tüketicidir. Ne var ki anlama işleminin gerçekleşmesi için gereken bağlantıların kurulması ile üretmek için gereken analiz ve sentez işlemleri aynı yoğunlukta değildir. Bu sebepten dolayı birçok ürünü kolayca kavrayabilen bir üretici aynı yoğunlukta bir metin üretemeyebilir. Ortalama tüketiciler aynı ürünü alan birkaç kişi değil, bir ürünün var olup olmamasını belirleyecek bir yaptırım ağıdır. Sözü geçen bu ağ gerçekte pazardır. Sanal veya gerçek bir ürünün değerlendirmesi, oluşturduğu etkileşim bağlamında kolayca yapılabilir. Diğer yandan böylesi bir ürün anonim bir gerçek veya muhtemek tüketim kitlesine sunulduğunda, başarı ölçütleri büyük farklılıklar gösterebilir ve beklenen etkinin ne ölçüde gerçekleştiğinin saptanabilmesi zorlaşabilir. KURUM: Kurum, kültürün kontrol edilmesinde yer alan etkenlerin ortalamasıdır. Normları yöneten; bazılarına izin verip bazılarını reddeden kurumdur. Kurum aynı zamanda üreticileri ve aracılarını ödüllendirir veya cezalandırır. Uzun dönemde hangi modellerin toplum tarafından benimseneceğini kurum belirler. Basit anlamda kurum, pazara benzer bir şekilde, toplumsal güçlerle kültür repertuvarlarının arabulucusu olarak görülebilir. Ancak pazardan farklı olarak kurum uzun süre boyunca geçerli olabilecek kararlar verme yetkisine sahiptir. Zohar burada sadece uzun süren bilişsel etkinlik olarak “birikimsel bellek”ten değil, aynı zamanda nesilden nesile aktarılan ve tekrarlanan bir repertuvardan söz ettiğini vurguluyor. Yönetimin birer parçası olarak kurumun göze çarpan üyeleri resmi aracılardır. Örneğin, eğitim bakanlığı gibi eğitim repertuvarıyla ilgilenen bütün aracılar, diğer yönetim kademeleri ve akademiler, eğitim kurumları, basın ve bunlar gibi aracılar merkezi kurumlar gibi işlevler yerine getirebilirler. Ancak Zohar kurumların repertuvarı sadece kollayan ve tekrar ettiren öğeler olarak algılanmasının tek yönlü bir bakış açısı olabileceğini vurguluyor; kurumlar repertuvar üreticilerine destek verebilirler. Böylesi karmaşık bir yapı, doğal olarak, uyum içinde çalışan ve bütün tercihlerini yerine gertiren homojen bir yapıyı ortaya çıkarmaz. Kurum içindeki gruplar arasında daha baskın olabilmek, dolayısıyla kurumun merkezinde olmak ve kararlar veren bir duruma gelebilmek için çeşitli çekişmeler yaşanacaktır. Ancak kültür çeşitliliği bakımından, aynı anda farklı kurumlar dizgenin farklı noktalarında aynı anda işlerliklerini sürdürebilirler. Örneğin, belli bir repertuvar merkezi konuma, okullara, kiliselere ve bunlara benzer organize etkinliklere ulaşmayı başarmış olsa bile sözü geçen yerlerdeki bireyler, repertuvarı oluşturanların kabul edemeyeceği eski normlara bağlı olabilirler. Bu nedenle kültür içerisinde “kurum” birleşik değildir; herhangi bir kademede hernangi bir aracı tarafından verilen kararlar, kurumun ilgili bölümünün düzenleme ve kısıtlamalarına tabidirler. Tüketim gibi üretimin doğası da kurum tarafından yönetilir, başarısı dizgenin diğer öğeleriyle kurabildiği bağlantılarla ölçülür. PAZAR: Pazar, kültür repertuvarının satılıp alınmasında rol oynayan etkenlerin ortalamasıdır. Kuruma benzer bir şekilde pazar da üreticinin ürününü erek kitleyle buluşturma işlevi görür; bu noktada üretici girişimlerinin başarıyla sonuçlanmasından yükümlüdür. Pazarın olmadığı koşullarda kültür repertuvarının taban yapması ve kendini geliştirmesi çok zordur. Etki alanı genişledikçe repertuvarın belirlenen doğrultuda ilerlemesi olasılığı artar. Pazar kendisini sadece alan-veren ilişkisinin hakim olduğu okul, kulüp gibi kurumlarda değil, semiyotik değişim içerisinde yer alan bütün kurumlarda gösterir. Tüketim çeşitlerini kurum yönlendirirken üretim maddelerinin fiyatlarının belirlenmesi ve bu ürünlerin başarılarının değerlendirilmesi pazarın görevleridir. Zohar, sosyo-kültürel gerçeklikte kurum ve pazarın işlevlerinin aynı uzam içerisinde kesişebileceklerini belirtir ve buna örnek olarak edebiyat “otoritelerinin” hem pazarın, hem de kurumun işlevlerini yürüttüklerini belirtir.

10 Ekim 2005

Mütercim Asım

Sabri Gürses

Ömer Asım Aksoy'un hazırladığı, ilk olarak 1962 yılında 10.000 adet olarak basılan ve bildiğim kadarıyla bir mütercim, bir çevirmen üzerine tek kitap olan Mütercim Asım adlı kitabın kapağı. Mütercim Asım tarihçi, şair ve dilcidir. Asıl olarak ikisi çeviri olan sözlük çalışmalarıyla ün kazanmıştır: Arapça Kamûs çevirisi, Farsça Burhan-Kaatı çevirisi ve kendi yazdığı Tuhfe-i Asım adını taşıyan Arapça-Türkçe manzum sözlük. Ömer Asım Aksoy'un 60 sayfalık bu kitabı üç bölümden oluşuyor: bir yaşamöyküsü, üç sözlüğün incelenmesi ve Mütercim Asım tarihinden bir parça.

09 Ekim 2005

Konumuz Çeviri

Çeviribilim kuramlarının ve çeviri pratiğinin tartışılacağı ve bunlarla ilgili güncel gelişmelerin yer bulacağı bir alan oluşturmayı hedefliyoruz. Kurucular: Sabri Gürses ve Oktay Ertan. Sabri Gürses. 1972, İstanbul. 1989 yılından beri yazarlık yapıyor. Nişantaşı Anadolu Lisesi’nden mezun olduğu 1989 yılında Akademi Kitabevi Şiir Başarı Ödülü’nü aldı. 1991 yılında Milliyet Sanat Aşk Öyküleri Yarışması’nda Başarı Ödülü aldı. İlk kitabı 1990 yılında yayınlanan Gereksinimler, Elde Edemeyişler ve İlerlemeler adlı şiir kitabıdır. 1992 yılında Aksi Gibi Bugün De Çok Doluydum adlı ilk romanını Unutulmuş Ay Altında adlı şiir kitabıyla birlikte yayımladı. Duraksamadan Eline Alıyorsun Bu Kitabı adlı romanını 1993 yılında, Bir Bilimkurgu Dergisi adlı romanını 1994 yılında yayımladı. 1995 yılında Boşvermişlik, Nirvana ve Bu Kitap adlı romanlarını içeren bilimkurgu üçlemesi Boşvermişler: Bir Bilimkurgu Üçlemesi (Mitos Yayınevi) ve 1996 yılında Sevişme (Kabalcı Yayınevi) adlı romanları yayımlandı. 1999 yılında İÜ Rus Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. 1999 yılından beri İngilizceden, 2000 yılından beri Rusçadan kitap çevirisi yapıyor. Joseph Campbell, Jonathan Lethem, John Smolens, Werner Sombart, Sultan Galiyev, Mihayl Bahtin, Yuri Lotman, Andrey Belıy’den çevirileri bulunmaktadır. 2003 yılında İÜ Çeviribilim bölümünde başladığı yüksek lisans çerçevesinde "Vladimir Nabokov ve Yevgeni Onegin Çevirisi" konulu bir tez üzerinde çalışıyor. İnternette yayınlanan çeviri konulu yazıları: "Soğuk Savaş," Bianet, 31.12.2005 "Yanıltıcı Haber Çevirileri," Bianet, 07.01.2006 "Bir Irak Çevirmeninin Anısına," Bianet, 21.01.2006 (sgurses@gmail.com, kunduz@msn.com) Oktay Ertan. 1981, Kırcaali, Bulgaristan. 2003 yılında İstanbul Üniversitesi Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi İngilizce Öğretmenliği’nden mezun oldu. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Batı Dilleri ve Edebiyatları Anabilim Dalı Çeviri Bölümü Yüksek Lisans Programı'na başladı. "Çok Satan Kitapların Çeviri Sürecine Kuramsal Bir Bakış" başlıklı yüksek lisans tezini yazıyor. 2001-2003 yılları arasında büro çevirmenliği yaptı. Bu sürede ağırlıklı olarak matbu evrak ve katalog çevirisi, çeşitli konularda teknik metin çevirisi yaptı. Noter çevirmenliği, cezaevlerindeki yabancı mahkumların vekalet devri ve tebligat işlemlerinde ardıl çevirmenlik gibi sözlü çevirmenlik alanlarında çalıştı. Hong Kong, Tayvan ve Çin’de yapılan uluslararası fuarlarda temsilci-görüşmeci yetkisiyle çevirmenlik yaptı. İngilizce öğretmenliği yapmasının yanısıra Bulgarca çevirmeni olarak da çalışmaktadır. (oktayertan@yahoo.com, oktayertan@gmail.com, oktay_ertan@hotmail.com)

Çeviribilim dergisi, güncel yayınını www.ceviribilim.com adresinde yapmaktadır.

Petersburg, Andrey Belıy
LJeviren: Sabri Gürses

" Öyküsü, Ekim Devrimi öncesi Rusya'nın, 1900 başlarındaki Petersburg'unda geçen roman, bir bakıma her şeyle, devrimle de karşı-devrimle de, devrimciyle de karşı-devrimciyle de, 'katil'le de 'maktul'le de dalga geçiyor.

" Fakat hepsinden önce de, resmî, kanıksanmış, alışılmış, basmakalıp olanın üstündeki örtüyü, hastalanmış bir deriyi acımasızca koparır gibi çekip çıkarıyor... Ne kadar zavallı, ne kadar cılk bir yara gibi görünürse görünsün, altta gizlenen 'insanî'liği gösteriyor.

" Dilimize başarıyla çevrildiğini düşündüğüm Petersburg'u okumaya hazırlanan edebiyatseverleri, canlı, düşündürücü, öğretici ve yoğun bir okuma sürecinin beklediğinde kuşku yok..." Ataol Behramoğlu, Radikal Kitap

< <
Powered by Inttranews, specialized multilingual news service for interpreters, translators and 

linguists

peter